“Ard – arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylım bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.”
Hasretinden prangalar eskittim cümlesini beynimize, kalbimize kazıyan şair Ahmed Arif’ten bahsetmek gereğini duyuyoruz yıllardır. Kendi zamanını aşan söylemi onu hangi zamanda olursa olsun okunur kılıyor ve onu anlayabilmek için şiirlerine bakmamız yetiyor. Kendini, hayatını, en önemlisi de hayata bakış açısını malzeme yapmış şiirlerinde. Ahmed Arif kimdir, neyi düşünür, nasıl yaşar sorularının cevabı dizelerinde saklıdır.
Ahmed Arif’in şiiri deyince akla ilk olarak gelen özellik yüksek sesle okunan şiir olmasıdır. Ne herkesi hoş tutma kaygısı güder, ne de yazmış olmak için yazılmıştır onun şiirleri. İnsanlara mesaj vermek ister, kendi doğrularını herkese anlatmak ve olan bitenin farkına varılması amacı güder. “ ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda’ / Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile / Fedayı kabul etmektir, / Cennet yapabilmek için seni, / Yoksul ve namuslu halka.” Fikirlerini sunar, eleştiride bulunur. Onun için yiğitlik, söylediği gibi, vatanı için çalışmaktır, ama sadece kendi yaşaması için de değil, bütün halkın yaşaması için. Cümlelerinin arasında halkın o günkü yoksul halini de belirtir, ama okurken bu yoksulluğun o insanları yücelttiğini de düşünürüz. Yoksulluğu ve yoksulluğu yeren insanların aksine, o halkın yoksul kesimine de saygı gösterirdi. Küçük burjuvazi diye adlandırdığı insanlardan uzak durması onun şiirinin bu hali almasının sebeplerinden biri. Kendi de Garip akımından etkilenmemesini bu şekilde açıklar zaten: “Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerin paralelindeydi. Oysa ben Doğuluydum. “Az gelişmiş” değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum.” Görüş benzerliğinden dolayı, Nazım Hikmet’i çok takdir etse de, Ahmed Arif kendi tarzını oluşturmuş, kendi sesini duyurmayı başarabilmiş bir şair.
Ahmed Arif şiirlerinde de söylediği gibi, Anadolu’nun şairi. Diyarbakır doğumlu ve hayatının büyük kısmını Anadolu’da geçirmiş. Kendi fikirlerini toprağıyla besler ve Anadolu şiirinde de: “Utanırım, / Utanırım fıkaralıktan, / Ele, güne karşı çıplak... / Üşür fidelerim, / Harmanım kesat. / Kardeşliğin, çalışmanın, / Beraberliğin, / Atom güllerinin katmer açtığı, / Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, / Kalmışım bir başıma, / Bir başıma ve uzak. / Biliyor musun?” Nazım’la en büyük farkları da budur zaten. Nazım, İstanbul’da yaşar ve orada yaşayanlara seslenirken, Ahmed Arif, tüm Anadolu insanlarına, içinde yetişmiş olduğu aşiretlere de seslenir. Hatta, Adiloş Bebenin Ninnisi’nde aşiret yaşantısının bir kısmını açıkça yazmıştır. Bundan gocunmamaktadır. Umudun dağlarda olduğunu düşündüğü zamanları da görürüz şiirlerinde. “Ama hesap dağlarladır, / Umut dağlarla.”
Ahmed Arif’in şiirleri hapiste kaldığı dönemde, kişilik kazanımını tamamlamıştır, hatta en vurucu şiirleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Hapishane hayatını anlatır bazı şiirlerinde, ve bu şiirler onun dört duvar ardındayken bile umudunu yitirmediğini gözler önüne serer. Kendisi hiçbir şey yapamasa da gençliğe güvenmektedir. Bütün bir insanlığın özgürlüğünü kazanmasını, kendi özgürlüğünün önüne koyar. Tüm umutlarına, güzel günler beklentilerine karşın, geçirdiği zor günleri de yazıya döker bazen. “Akşam erken iner mahpusaneye. / Ejderha olsan kar etmez. / Ne kavgada ustalığın, / Ne de / çatal yürek civan oluşun. / Kar etmez inceden içine dolan, / Alıp götüren hasrete.” Ama yine aynı şiirde yazar umutlarını da. “Ve dışarda delikanlı bir bahar, / Seviyorum seni, / Çıldırasıya…”
Ahmed Arif şiirinde doğuyu, aşiretleri, eşkiyalık olarak çağrışım yapabilecek dağa çıkmaları, hapis hayatını, zincirleri, prangaları, kavgaları görmekteyiz. Ama tüm bunları özgürlük, eşitlik kavramlarını kitlelere ulaştırabilmek amacıyla kullanır. Yaşadığı ortamı, aşiretleri reddetmez, evet; ama onun “namus” adı altında insan öldüren, mantığa sığmayan şeyler yapan biri olduğunu düşünemeyiz bile çünkü, onun doğululuğu “kirve, kardeş, kanla bağlı olmaktır”, “birbirine karışan tavukları”, “pasaporta ısınamayan içi”dir. O doğu – batı ayrımına düşenlerden değil, doğuyu geride bırakanların karşısında olanlardandır. Yoksul olmak gibi aşiret olmak da ayıp değildir onun gözünde.
“Bu ne ayıp, ne de yasak, / Öyle bir gerçek, kendi halinde, / Belki, yaşamama sebep…” Davası uğruna yaşayan adamın cümleleri bunlar. Gelecekten, gençlikten, okurlarından, insanlıktan beklentisi onu ayakta tutar. Bir an önce kurtulmak ister içinde boğulmak üzere olduğu karanlıklardan. “Hani, kurşun sıksan geçmez geceden, / Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık… / Ve zehir – zıkkım cıgaram. / Gene bir cehennem var yastığımda, / Gel artık…” Sevgilisine yazar gibi yazılmıştır bu satırlar. Özgürlük dev bir özlemle beklenir. Yılları alır bu bekleyişi de. Fikirleri yıllar geçtikçe değişmemiş, hatta güçlenmiştir. “Nasıl da yılları buldu, / Bir mısra boyu maceram… / Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, / Bilmezler nasıl sevdik, / İki yitik hasret, / İki parça can.” Ahmed Arif şiirlerinde sadece siyasi söylemi değil, insanı hedefler. İnsanları, tarihi, felsefeyi bir iki cümlede doğayla birleştirir. Doğayı da yazar, onu işleyen “yüreği çatlamayan” işçileri de.
Ahmed Arif’in ve onu tanıyan, onun şiirlerine bulaşan herkesin ortak kanısı; onun bir Anadolu delikanlısı, “dostuna yarasını gösterir gibi / bir salkım söğüde su verir gibi / öyle içten / öyle derin” bir Çukurova yiğidi olduğu yönünde. Hayatı boyunca ideallerinden şaşmamış ve özüne sadık kalmış. Devrimci ruhunu her durumda ön plana çıkarırken, geleceğe olan umutlarını da bu ruha bağlamıştır. “ ‘Umutsuzluğa düşmek’ ise bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bu bir kural, bir ilkedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur.”
Ahmed Arif'in hem türk edebiyatına hem de türk siyasetine yeni bir soluk getirdiği rahatlıkla ifade edilebilir. Bu yenilik, ne üslubuyla, ne de şiirinde kullandığı ideolojisiyle alakalıdır; sadece bu ikisini kaynaştırması, birinden diğerine geçişleri, anlatmak istediği fikirleri, halkın şivesiyle yazabilmesiyle ilgilidir. Ayrıca şiirlerindeki “sen”in yerine hem bütün insanları, hem davasını, hem de sevgilisini koyabilir olmak, bunların hepsini şiirinde bütünleştirmiş olması, onun üslubunu ustaca geliştirdiğinin de göstergesi bir yandan.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Kaydol:
Yorumlar (Atom)