Uzun zamandan beridir Bursa'ya gitme planım var bilenler bilir. Oraya yerleştiğinden beri -2 senedir- kuzeni ziyaret edesim var, en sonunda değişiklik olsun dedim, bıktım dedim, bu kez kesin gidiyorum dedim, sonra tabii ki formaliteler var arayıp "bir maniniz yoksa annemlersiz size gelcem" demeler, anneyi arayıp "anneaa sınavlar bitti ben bursaya gidiyoom"lar var. Sonra kim uğraşacak deniz otobüsüyle dedim, madem Bursa, Nilüfer'le gideyim dedim (reklamları dinlediniz), bir de baksam ki nilüfer'de kampanya varmış... (reklamları dinlemeye devam ediyorsunuz aslında), dersten çıktım, bileti almaya gittim ve şimdi orada akşama kadar oturmaktan sıkılmış, muhabbete sarmış çocukla diyalogum:
m(artık, m neye tekabül ediyor bilmiyorsanız ölün):iyi akşamlar
ya da böyle yapamayacağım yaa, bütün diyalogu hatırlayamam kii!
alıntılar
ç(çocuk):öğrenci misiniz
m:evet
ç:(eliyle arka tarafı göstererek !?):burada mı
m:evet
ç:ne okuyorsunuz?
m:endüstri
ç:master mı? yoksa doktora falan mı?
m: '-__________________- son sınıf
şimdi aranızdan olur da nasıl yaşlandığımı anlayayım diye okuyan çıkarsa, tam bu noktada bırakıp gitsin bence. bundan sonrası hali hazırda şoka girmiş beni, dumura uğratan çocuğun diğer bombasından ibaret.
ç:önce dönüş biletini kesiyorum, şimdi gidişi keseceğim. dönüş de 6da, gidiş 5.15 oluyor değil mi, servis de öyle gelir...
m:şimdi kampanya olacak mı?
ç:heh ben de tam size sürpriz yapacaktım (!!!!!!) dönüş biletinde kampanyalı bilet kalmamış, o yüzden önce dönüşü kestim, şimdi gidişte de 5 yerine 5.15 yaptım çünkü bu yeni sefer açılmış, istediğiniz yeri seçebilirsiniz, hem kampanyalı...
falan diye beni dumura uğratmış bir şekilde anlatmaya devam eder. bu sırada içeri yeni giren kadının bakışları üzerine ben susup bileti alıp gideyim diye, kafa sallayıp dururken çocuk, trafikten servisin geç gelebileceğinden, otobüsteki televizyondan, ben geç kalırsam burayı arayıp servis geldi mi geç kalacağım diyebileceğimden (ki bu noktada, yarın ben burda olmayacağım ama buradaki arkadaş da "joker"dir, ona söyleyebilirsiniz işim çıktı geç geleceğim diye dedi, ben şaşkın bir şekilde, yok geç kalmam ben, o da insanlık hali bir şey çıkar, acil bir işiniz olur 15 20 dk gecikirsiniz, ya da belki çok beklemek istemezsiniz servis de geç gelir (yazmak ne uzunmuş yahu, meğer ne çok konuşmuş çocuk) diye devam etti.) ve bir sürü şeyden bahsetti. kendimi vay bee diyerek dışarı attım.
şimdi bu kadar şeyi neden anlattığım konusuna gelince, tamamen kendim için, hatırlayıp gülümsemek için. işini seven insanları seviyorum, gerçek bu.
anlamsızlık, depresyon, melankoli, rutin, sınav gibi şeyler için boğulup giderken, bir anda hoşuma gitti, böylesi bir insanla karşılaşmak. herkes işini sevsin yaa, lütfen ben de seveceğim bir iş yapayım lütfen lütfen!
ps: dünyayı kurtarasım var!
1 Aralık 2011 Perşembe
22 Kasım 2011 Salı
bedel-li
Bedelli askerlik de çıktı sonunda. Bu konuda bir şeyler yazabilmek için düşündüm ama ne hissettiğime karar veremedim. Bu bir çeşit parası olana “her şey” güzel düzenlemesinden başka bir şey gibi gelmiyor. Gerçi çıkmamasına taraftar da değildim. Askerlik konusu çok kafa kurcalayan bir konu. Bunca yıldır gelmiş geçmiş Türk devletlerinin asker yapısını, ya da kültürel yapısını düşündüğümde karar veremiyorum. Askerlik olması lazımmış gibi geliyor genel çerçevede, biraz disiplinin kimseye zararı olmaz tarzı anlamsız tezlerim var. Eski Türk mantalitesinden kalmış güvende hissetme isteği var. Ama mantık, hep o mantık denen şey işin içine girdiğinde kaldırılmalı diyorum. Vicdan-i red de değil, toptan kaldırılsın ya herkes eşit şartlarda yapsın ya da kimse yapmasın. Ordunun olmadığı TCyi gözünüzde canlandırsanıza, nasıl zor. Sırf değişiklikleri hayal edemediğimiz için yapamıyoruz konusu var ya... Değiştirmek lazım bu ülkeyi. Bu beni de değiştirmek lazım. İkisini birden yapmak için tüm derdim yurtdışına çıkmak yine bugünlerde. Ama tebrik etmelisiniz ne gerektiğine karar verip harekete geçtim bir bakıma. En azından her gün Euro kurunu takip ediyorum. Yaklaşık 10 günden sonra yine 2,50nin üzerine çıktı Euro. Bugünün haberi iyi değil anlayacağınız. Yurtdışında yaşayanın ödeyeceği 10,000€ bedelli miktarı değer kazandı. Konuyu böyle saçma bir şekilde bağladıktan sonra, bu hiçbir yere varmayan yazının tüm amacının bloguma özlemimi tatmin etmek olduğunu ilan ediyorum, selamlar bütün okuyanlarıma...
20 Kasım 2011 Pazar
bebek
uzun zaman oldu yine yazmayalı.
ödevler, sınavlar, yapılacaklar derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. ama dün bir rüya gördüm: "yazmasam delirecektim" cinsinden. bir bebeğim olmak üzereydi, filmlerden alınmış bir sebeple. sarhoştum hikayesi. sonra bebeğin olmasını istediğimi farkediyorum. gerisi detay. sarışın her nasılsa mavi gözlü, o mini mini kızı öyle çok seviyordum ki, 22 yaşında yalnız ve okuyan bir anne olma fikri dünyanın en iyi fikri gibi geliyordu.
bir çeşit masala kendimi kaptırmak dışında son bir ayımda hiçbir şey yok anlayacağınız.
ödevler, sınavlar, yapılacaklar derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. ama dün bir rüya gördüm: "yazmasam delirecektim" cinsinden. bir bebeğim olmak üzereydi, filmlerden alınmış bir sebeple. sarhoştum hikayesi. sonra bebeğin olmasını istediğimi farkediyorum. gerisi detay. sarışın her nasılsa mavi gözlü, o mini mini kızı öyle çok seviyordum ki, 22 yaşında yalnız ve okuyan bir anne olma fikri dünyanın en iyi fikri gibi geliyordu.
bir çeşit masala kendimi kaptırmak dışında son bir ayımda hiçbir şey yok anlayacağınız.
5 Ekim 2011 Çarşamba
bağlan bana
dikkat connected2.me reklamı içermektedir!
el attığım her sosyalleşme(!) sitesi gibi connected2.me bağımlısı oldum bu ara. kendisi benim bütün ihtiyacıma hizmet ediyor gibi. karşındakine önyargı oluşturmadan konuşmayı, rasgele muhabbetler etmeyi ve anında yeni insanlarla tanışmayı ne kadar çok özlemişim meğer.
3 kişiyle konuştum ilk gün. bir tanesinin kim olduğunu hemen çözmekle beraber, birine dair tahminlerim var. üçüncüsü kim bilemiyorum! tahminim var yine elbet ama değildir sanırım. o 3 kişi, yine gelin yine gelin!!! akşamlarımı renklendirin dostlar. şimdi tabii reklam yapacağım:
-> http://connected2.me/msa <- here is the link to connect me! (ingilizceye geçişim tamamen abdden giren okuyucularımın ilgisini çekmek içindir çaktırmayınız.) I am open to conversations at nearly all the time. come to me with anything. I am realized now why I was not accepted to marketing internship. I cannot advertise myself. As a cliche come and see me! I am undefinable but liv(with)able. (götümden kelime uydurabilirim evet) anyways let's talk!
gel gelelim ikinci olarak altta görülen o resimlerden birine tıklayıp herhangi biriyle konuşmaya. yazması kolay, yapması zor. bu insanlardaki ego benim boyumu -bakın benim boyumu diyorum- bile aşmış! ama sonunda güzelce muhabbet edebildiğim biriyle tanıştım. siz de tanışın! bkz. http://connected2.me/Hirtapont selamlaşın konuşun. komisyon almadığımı kendisinden öğrenin, ama işe yararsa yakında reklam almaya başlayabilirim. zaten anlarsınız bugün akşam yemekte Pepsi içtim falan demeye başlarım.
bu kız çok sıkılıyor anlayabileceğiniz üzere. beni buralarda yalnız bırakmayın!
el attığım her sosyalleşme(!) sitesi gibi connected2.me bağımlısı oldum bu ara. kendisi benim bütün ihtiyacıma hizmet ediyor gibi. karşındakine önyargı oluşturmadan konuşmayı, rasgele muhabbetler etmeyi ve anında yeni insanlarla tanışmayı ne kadar çok özlemişim meğer.
3 kişiyle konuştum ilk gün. bir tanesinin kim olduğunu hemen çözmekle beraber, birine dair tahminlerim var. üçüncüsü kim bilemiyorum! tahminim var yine elbet ama değildir sanırım. o 3 kişi, yine gelin yine gelin!!! akşamlarımı renklendirin dostlar. şimdi tabii reklam yapacağım:
-> http://connected2.me/msa <- here is the link to connect me! (ingilizceye geçişim tamamen abdden giren okuyucularımın ilgisini çekmek içindir çaktırmayınız.) I am open to conversations at nearly all the time. come to me with anything. I am realized now why I was not accepted to marketing internship. I cannot advertise myself. As a cliche come and see me! I am undefinable but liv(with)able. (götümden kelime uydurabilirim evet) anyways let's talk!
gel gelelim ikinci olarak altta görülen o resimlerden birine tıklayıp herhangi biriyle konuşmaya. yazması kolay, yapması zor. bu insanlardaki ego benim boyumu -bakın benim boyumu diyorum- bile aşmış! ama sonunda güzelce muhabbet edebildiğim biriyle tanıştım. siz de tanışın! bkz. http://connected2.me/Hirtapont selamlaşın konuşun. komisyon almadığımı kendisinden öğrenin, ama işe yararsa yakında reklam almaya başlayabilirim. zaten anlarsınız bugün akşam yemekte Pepsi içtim falan demeye başlarım.
bu kız çok sıkılıyor anlayabileceğiniz üzere. beni buralarda yalnız bırakmayın!
Etiketler:
connect me,
connected2.me,
marketing,
pepsi,
reklam
4 Ekim 2011 Salı
sıkıntı
ben böyle boşken,
oturduğum yerden para kazanıyorken,
geçirdiğim zaman CV'de çok değerli görülecekken,
muhtemelen evde olsam da aynı şeyleri yapacakken,
sınırsızca internete girebiliyorken,
yanlarına uğrayıp muhabbet edebileceğim insanlar varken
neden bu kadar çok sıkılıyorum acaba?
oturduğum yerden para kazanıyorken,
geçirdiğim zaman CV'de çok değerli görülecekken,
muhtemelen evde olsam da aynı şeyleri yapacakken,
sınırsızca internete girebiliyorken,
yanlarına uğrayıp muhabbet edebileceğim insanlar varken
neden bu kadar çok sıkılıyorum acaba?
25 Eylül 2011 Pazar
beklerken
blogumu en çok takip eden en çok seven ama en çok yeren insanı beklerken, bir kaç satır yazayım dedim. yeniden yurda döndüm. güneydeyim, manzaram da var ama yurt yurttur! bunca seneden sonra bile evden ayrılıyormuş hissi. bir veda etmişlik... garip duygular basıyor beni okul açılmasının arifesi. dersler başlayacak diyorum, istemiyorum diyorum. mantıksallaştırıyorum, bitiyor ama geçmiyor. buruk yine bir kısmım.
22 Eylül 2011 Perşembe
...hiç söylemiyorsunuz
bir ayı geçmiş yazmayalı
...hiç söylemiyorsunuz
ben çok değişmişim
...hiç söylemiyorsunuz
hayattan elimi eteğimi çekesim gelmiş
...hiç söylemiyorsunuz
eğlenme genimi sökmüşler içimden
...hiç söylemiyorsunuz
müzik dinlemeyi bırakmışım, sonra geri dönmüşüm çaktırmadan,
...hiç söylemiyorsunuz
ben kendimi mutlu zannederken sadece umursamaz olmuşum
...hiç söylemiyorsunuz
dünya daha iyi bir yer olmamış, hiç iyi olmamış
...hiç söylemiyorsunuz
bulutlanmış herkesin gözleri, buğulanmış benim gözlüklerim
...hiç söylemiyorsunuz
ben ben olmaktan çıkmışım, bitmişim, sıkılmışım
...hiç söylemiyorsunuz
peki siz bunların farkında mısınız, nasılsınız ...hiç söylemiyorsunuz.
...hiç söylemiyorsunuz
ben çok değişmişim
...hiç söylemiyorsunuz
hayattan elimi eteğimi çekesim gelmiş
...hiç söylemiyorsunuz
eğlenme genimi sökmüşler içimden
...hiç söylemiyorsunuz
müzik dinlemeyi bırakmışım, sonra geri dönmüşüm çaktırmadan,
...hiç söylemiyorsunuz
ben kendimi mutlu zannederken sadece umursamaz olmuşum
...hiç söylemiyorsunuz
dünya daha iyi bir yer olmamış, hiç iyi olmamış
...hiç söylemiyorsunuz
bulutlanmış herkesin gözleri, buğulanmış benim gözlüklerim
...hiç söylemiyorsunuz
ben ben olmaktan çıkmışım, bitmişim, sıkılmışım
...hiç söylemiyorsunuz
peki siz bunların farkında mısınız, nasılsınız ...hiç söylemiyorsunuz.
11 Ağustos 2011 Perşembe
anlatacak çok şey mi var hiç mi
bilgiyi saklamanın böylesine önemli olduğu bir çağda, boş konuşuyorum. cidden boş konuyorum. gereksiz bilgi veriyorum insanlara. blog yazıyorum boş şeyler üstüne. okuduğunuzda size bir şeyler katacak yazılar yazmak isterdim ama karşılığında bir şeyler beklerdim. amacım eğlenmek ama biraz anlam da katmak isterim.
bugün bir muhabbet esnasında son bir ayda konuştuğumdan çok daha fazla şey konuştum. kafa ütülemeyi de geçtim, karşımdakilerin rahatlıkla kullanabileceği bilgiler veriyorum. istismar olabilecek, ya da hakkımda kötü çıkarımlar yapılabilecek şeyleri herkesin içinde anlatıyorum. bugün bir türlü çenemi tutamadım. uzun zamandır bunalıma girmediğimden olsa gerek, bunun bunalımındayım.
insan nasıl çenesini tutamaz?
bir de bugünkü saçmalıklarımın şöyle bir versiyonu var. cevap veremiyorum. söylenenlere makul cevaplar veremediğim gibi, konuşmak için ağzımı açtığımda en istemediğim şeyleri söylüyorum. acaba nasıl çözeceğim bunu?
sanırım konuşmak için de pratik yapmam gerekecek artık.
bugün bir muhabbet esnasında son bir ayda konuştuğumdan çok daha fazla şey konuştum. kafa ütülemeyi de geçtim, karşımdakilerin rahatlıkla kullanabileceği bilgiler veriyorum. istismar olabilecek, ya da hakkımda kötü çıkarımlar yapılabilecek şeyleri herkesin içinde anlatıyorum. bugün bir türlü çenemi tutamadım. uzun zamandır bunalıma girmediğimden olsa gerek, bunun bunalımındayım.
insan nasıl çenesini tutamaz?
bir de bugünkü saçmalıklarımın şöyle bir versiyonu var. cevap veremiyorum. söylenenlere makul cevaplar veremediğim gibi, konuşmak için ağzımı açtığımda en istemediğim şeyleri söylüyorum. acaba nasıl çözeceğim bunu?
sanırım konuşmak için de pratik yapmam gerekecek artık.
8 Temmuz 2011 Cuma
dibe/yere vuruş
Bu ülkeyi terketmek için en esaslı sebeplerimden olmaya aday: kaldırımlar. Son zamanlarda 2. kere diz üstü yere yapışmak hiç hoş olmadı. Dizimdeki morluklar yeni geçti derken, aynı yerden yeniden yaralandım. Benim çocukluğu yad ediş biçimim biraz farklı evet. Muhtemelen yanımdan geçen adama iyi bir geyik malzemesi çıkardım. "Abi dev gibi kız yürüyordu, sonra birden yere yapıştı, düz yolda!" Kendisinin refleksleri daha iyi olmalıydı. Düştükten sonra tutması çok da anlamlı olmadı tabii.
Sokak ortasında düşmek mi daha saçma, yoksa iyiyim, iyiyim diye gülmeye başlamak mı bilmiyorum. Hoca da diyor ki, etraftaki çocuklara bakıyorum diye düştün değil mi? Tabii hocanın taklitleri sadece iyice krize girmeme sebep oldu. Kendi kendime olay yaratıyorum resmen. Oysa gayet sakin ve makul bir gündü.
Yaz okulundaki derslerin şoku ise yere yapışmaktan bin beter. Hayatımda ilk defa yaz okuluna kaldığım için pişman oldum. Çok değil 3-4 gün sonra beni mahkeme duvarı suratıyla, güneyde görebilirsiniz.
Not: Aydın Abi kantini açtı. Artık rahatça çay içiyorum en azından. Şu dram dolu hayatımın en iyi gelişmesi!
Sokak ortasında düşmek mi daha saçma, yoksa iyiyim, iyiyim diye gülmeye başlamak mı bilmiyorum. Hoca da diyor ki, etraftaki çocuklara bakıyorum diye düştün değil mi? Tabii hocanın taklitleri sadece iyice krize girmeme sebep oldu. Kendi kendime olay yaratıyorum resmen. Oysa gayet sakin ve makul bir gündü.
Yaz okulundaki derslerin şoku ise yere yapışmaktan bin beter. Hayatımda ilk defa yaz okuluna kaldığım için pişman oldum. Çok değil 3-4 gün sonra beni mahkeme duvarı suratıyla, güneyde görebilirsiniz.
Not: Aydın Abi kantini açtı. Artık rahatça çay içiyorum en azından. Şu dram dolu hayatımın en iyi gelişmesi!
Etiketler:
çocukluk,
dibe vurdum,
dizlerim yaralı,
düştüm
3 Temmuz 2011 Pazar
home alone
Yaramazlık yapmak için şartlar olgunlaştı, ben olgunlaşamadım. Yaşlanıp gideceğim. Böyle başlamak istememiştim, neyse. Annemle babamın az evvel memlekete gitmesiyle beraber, kardeşimi saymazsak -ki rahatlıkla saymayabiliriz-, eve hakim oldum. Yaşamımın devamını nasıl sürdüreceğim konusunda kuşkular var. Giderayak aklıma sokulmaya çalışılan yemek tarifleri, buzdolabını doldurmalar, anahtar hatırlatmaları, alarm niyetine her sabah arama vaatleri... Yetmedi tüm bunlar, sen yapmazsan kardeşin halleder oldu. Evet, ben 22 yaşıma gelmedim de 15 yaşındayım. Aslında 14,5. Bu aniden kazanılan özgürlük ortamını nasıl değerlendireceğimi şaşırmış durumdayım. Aklıma yapabileceğim hiçbir şeyin gelmemesi acı verici. Ben gayet uslu başlı, hanımefendi bir kızım demek. Ama tabii beceriksizlik. Annemlerin tatile çıkmasından kendi sosyopsikolojik profilimi çıkardım ama Freudyen açıdan yaklaştığımda çıkacaklardan korkuyorum. Bunu boş bir zamanımda kendi kendime dertlenmek için kullanacağımdan emin olabilirsiniz, buraya yansıtmayacağım.
Hani ben bir zamanlar, çok değil, 2 3 hafta önce ciddi ciddi yazıyordum ya; hani belki özlemişsinizdir diye şimdi çok ciddi bir sorundan bahsedeceğim. ÇAPRAZ ASKI. Evet çapraz askı. Görmeyenler için söylüyorum, geçen sene mayıs ayında denize gideyim dedim. Mayomun çapraz askıları sayesinde tam bir sene sırtımda bir X ile dolaştım. İşaretlenmek, damgalı eşek esprileri yetmedi bana. Besbelli yetmedi, çünkü bugün markete gidip geldiğim 1 saat içerisinde yine sırtım kapkara. Hayır mayoyla gitmedim markete tabii, ama bakın şu tesadüfe, elbisemin askıları yine çapraz. Sırtımdaki yepyeni X'i gördüğüm zaman ne kadar çığlık attığımı görmeliydiniz. Evet ciddiyim, bu konu ciddi, o X ise en ciddi!
Güneş bana kıçıyla gülüyor, işte yaz geldi!
Hani ben bir zamanlar, çok değil, 2 3 hafta önce ciddi ciddi yazıyordum ya; hani belki özlemişsinizdir diye şimdi çok ciddi bir sorundan bahsedeceğim. ÇAPRAZ ASKI. Evet çapraz askı. Görmeyenler için söylüyorum, geçen sene mayıs ayında denize gideyim dedim. Mayomun çapraz askıları sayesinde tam bir sene sırtımda bir X ile dolaştım. İşaretlenmek, damgalı eşek esprileri yetmedi bana. Besbelli yetmedi, çünkü bugün markete gidip geldiğim 1 saat içerisinde yine sırtım kapkara. Hayır mayoyla gitmedim markete tabii, ama bakın şu tesadüfe, elbisemin askıları yine çapraz. Sırtımdaki yepyeni X'i gördüğüm zaman ne kadar çığlık attığımı görmeliydiniz. Evet ciddiyim, bu konu ciddi, o X ise en ciddi!
Güneş bana kıçıyla gülüyor, işte yaz geldi!
29 Haziran 2011 Çarşamba
d-i-y-e-t
Bu kez çok güncel, şu anda hayatımdaki en büyük gelişme olan diyetten bahsedeceğim. Evet, ben diyete başladım! Pazartesi başladım tabii ki, şu anda 3. günü oldu. İnsanlarda sürekli bir motivasyonu düşürme çabası olmasına rağmen en azından bir ayı çıkaracağım görürsünüz. Sonra bana sorun bir ayda kaç kilo verdin diye. Hedefim en az 3.
Ama ne yazık ki, çok saçma bir diyetle karşınızdayım. Sabah kalkar kalkmaz, 2 tane meyve yemek zorundayım. Bütün aralarda da meyve yeyince günlük meyve tüketimim zirve noktasına ulaştı. Ara öğün olarak da, ders aralarında leblebi yemek de ayrı bir olay tabii. Ayrıca buradan Aydın Abiye seslenmek istiyorum, neden kantin kapalı? Bir çay içmek için TB'ye koşturmak çok sıkıcı! Yaz okulu başlayalı da sadece 2 gün olmasına rağmen, bir aydır okula gidiyor gibiyim. Derslerin yoğunluğundan bahsetmek bile yorucu. Ayrıca burdan bir de dersi alanlara seslenmek istiyorum. Kitabın fotokopisini Kampüs Copy'den alabilirsiniz. Hazır başlamışken buradan Kastamonu'dakilere selam gönderiyorum. Hatta buradan Mikail'e de sesleneyim, ne biçim yaz bu!!! Yaz okulundan kaytarmak için sıcakları bile bahane edemiyoruz. Lütfen işini doğru düzgün yap. Kışın yeterince üşüdük, baharda da üşüdük, sonbaharda da üşüyeceğiz. Buraya bir incici esprisi gelirdi, ama yapmıyorum. Kendimi uluslararası alanda daha fazla rezil etmemeliyim. He evet aklıma gelmişken, buradan Rus okuyucuma da selam gönderiyorum. Bilgiler kısmında mailimi bulabilirsin.
Bütün gelişmelerden bahsetmişken, buraya staj, staj diye ağladığım halde, ilk gelen staj fırsatını teptiğimi, üzerinde 800 TL yazan sözleşmeyi yırttığımı not düşmek istiyorum. Evet, salaklaştım. Beklentilerim boyumu aştı. Düşünün bir de benim boyumu!
Bugünkü programımın da sonuna gelmişken buradan en sevgili, sadık izleyicime (o kendini biliyor (nasıl da birden fazla kişiye seslenerek uyanıklık yapıyorum (ama bunu belirtmek saçma oldu (ama zaten hep saçmalıyorum (en iyisi bu parantezleri kapatmak (hepsini kapatacağım, o kadar matematik görüyorum!))))) de selamlar olsun!
Ama ne yazık ki, çok saçma bir diyetle karşınızdayım. Sabah kalkar kalkmaz, 2 tane meyve yemek zorundayım. Bütün aralarda da meyve yeyince günlük meyve tüketimim zirve noktasına ulaştı. Ara öğün olarak da, ders aralarında leblebi yemek de ayrı bir olay tabii. Ayrıca buradan Aydın Abiye seslenmek istiyorum, neden kantin kapalı? Bir çay içmek için TB'ye koşturmak çok sıkıcı! Yaz okulu başlayalı da sadece 2 gün olmasına rağmen, bir aydır okula gidiyor gibiyim. Derslerin yoğunluğundan bahsetmek bile yorucu. Ayrıca burdan bir de dersi alanlara seslenmek istiyorum. Kitabın fotokopisini Kampüs Copy'den alabilirsiniz. Hazır başlamışken buradan Kastamonu'dakilere selam gönderiyorum. Hatta buradan Mikail'e de sesleneyim, ne biçim yaz bu!!! Yaz okulundan kaytarmak için sıcakları bile bahane edemiyoruz. Lütfen işini doğru düzgün yap. Kışın yeterince üşüdük, baharda da üşüdük, sonbaharda da üşüyeceğiz. Buraya bir incici esprisi gelirdi, ama yapmıyorum. Kendimi uluslararası alanda daha fazla rezil etmemeliyim. He evet aklıma gelmişken, buradan Rus okuyucuma da selam gönderiyorum. Bilgiler kısmında mailimi bulabilirsin.
Bütün gelişmelerden bahsetmişken, buraya staj, staj diye ağladığım halde, ilk gelen staj fırsatını teptiğimi, üzerinde 800 TL yazan sözleşmeyi yırttığımı not düşmek istiyorum. Evet, salaklaştım. Beklentilerim boyumu aştı. Düşünün bir de benim boyumu!
Bugünkü programımın da sonuna gelmişken buradan en sevgili, sadık izleyicime (o kendini biliyor (nasıl da birden fazla kişiye seslenerek uyanıklık yapıyorum (ama bunu belirtmek saçma oldu (ama zaten hep saçmalıyorum (en iyisi bu parantezleri kapatmak (hepsini kapatacağım, o kadar matematik görüyorum!))))) de selamlar olsun!
21 Haziran 2011 Salı
bir boşluk masalı
Blog'umu açanlar otomatik olarak müziğimi dinlemek zorunda kalsa. Beni de anlamak zorunda kalırlar mıydı? Yoksa bu onları sadece soğutur muydu? O kadar çok şarkı var ki, işte bu beni anlatıyor, işte bu hayatımın şarkısı diyeceğim. Ve bir o kadar çok, sade ama etkileyici, tüm müzik anlayışımı doyurucu şarkılar var. Teknik problemlerim nedeniyle şu an paylaşamadım.
Who could call my name without regretting
Who could see beyond this my darkness
And for once save their own prayers
Who could mirror down just a little of their sun
Böyle diyor mesela bir şarkım. Ne yazılabilir ki böyle sözlerin üstüne. Zaten şu içinde bulunduğum "dertsiz" tatil ortamında bütün yazma iştahımı da kaybettim. Boşluktayım. Derin bir boşluk. Sanki bütün hayatım hep böyleydi, bundan sonrası da hep böyle olacak. Bendeki bu gelecek takıntısı fal yüzünden oldu. Aslında fal denemez ona. "Yıldızname" adındaki 150 yıllık bir kitaptan, hocanın senin için bularak okuduğu cümleler. Benden öncekilerin yüzde yüz ikna olduğu ve başka insanların da referansı söz konusu olunca söylediklerinden baya etkilendim. Adam benim için tek bir cümle hariç iyi bir şey söylemedi. Her şeye çok çabuk sinirlendiğimden girdi, öleceğimden çıktı. 24 yaşında öleceğimi söylüyor. Eğer 24ünde ölümden kurtulabilirsem "ziyadesiyle yaşayacak"mışım. Ölümden korktuğumu düşünmezdim. Hala da korktuğum söylenemez. Ama bir kaç insanın merak edeceğini bilmek var. Beni tanıyan yüzlercesinin merak etmeyeceğini, aklına bile gelmeyeceğini umursamıyorum. Tek umursadığım merak edecek olan bir avuç insan.
Çok uzattım yine, çok konuştum. Şu sıradan hayatımda anlatılacak bu kadar çok zırva bulmam iyiye mi işaret kötüye mi bilemedim.
What is wrong
Not with the world but me
Who could call my name without regretting
Who could see beyond this my darkness
And for once save their own prayers
Who could mirror down just a little of their sun
Böyle diyor mesela bir şarkım. Ne yazılabilir ki böyle sözlerin üstüne. Zaten şu içinde bulunduğum "dertsiz" tatil ortamında bütün yazma iştahımı da kaybettim. Boşluktayım. Derin bir boşluk. Sanki bütün hayatım hep böyleydi, bundan sonrası da hep böyle olacak. Bendeki bu gelecek takıntısı fal yüzünden oldu. Aslında fal denemez ona. "Yıldızname" adındaki 150 yıllık bir kitaptan, hocanın senin için bularak okuduğu cümleler. Benden öncekilerin yüzde yüz ikna olduğu ve başka insanların da referansı söz konusu olunca söylediklerinden baya etkilendim. Adam benim için tek bir cümle hariç iyi bir şey söylemedi. Her şeye çok çabuk sinirlendiğimden girdi, öleceğimden çıktı. 24 yaşında öleceğimi söylüyor. Eğer 24ünde ölümden kurtulabilirsem "ziyadesiyle yaşayacak"mışım. Ölümden korktuğumu düşünmezdim. Hala da korktuğum söylenemez. Ama bir kaç insanın merak edeceğini bilmek var. Beni tanıyan yüzlercesinin merak etmeyeceğini, aklına bile gelmeyeceğini umursamıyorum. Tek umursadığım merak edecek olan bir avuç insan.
Çok uzattım yine, çok konuştum. Şu sıradan hayatımda anlatılacak bu kadar çok zırva bulmam iyiye mi işaret kötüye mi bilemedim.
What is wrong
Not with the world but me
14 Haziran 2011 Salı
bloga eğilim
Az evvel itibariyle twitter hesabımı kapattım. Kalabalıklara karşı gereksiz bir kapris göstermeye başladım bugünlerde. Gereksiz olduğunun farkındayım ama zararlı olmadıkça değiştirmiyorum. Belki biraz da twitter'a herkes doldu tribidir bu. Neyse; sonuç olarak 140 karakterle anlatacaklarımı fazlasıyla anlatabileceğim bir platform varken elimde eksikliğini çekeceğimi sanmıyorum.
"Beni izlemeye devam edin anacığım!"
Burada daha sık görüşmek üzere...
"Beni izlemeye devam edin anacığım!"
Burada daha sık görüşmek üzere...
8 Haziran 2011 Çarşamba
benim de söyleyeceklerim var*
Bu video gayet ses getirecek bir tarzda yapılmış, tabii eleştirileri dikkate alacak olana. Ben burada CHPden ya da onların siyasetinden bahsetmeyeceğim. Aksine üzerinde düşünülmesi gereken AKPye olan eleştiriler. Ama ne yazık ki; ne kadar vurgularsak vurgulayalım, eleştirileri göz önünde bulundurmak yerine, karşı saldırıya geçme, cevap yetiştirme yolunu izliyorlar. Gözlemlediğim kadarıyla takım tutar gibi parti tutanların büyük bir kısmı AKPli. Ne kadar acıdır ki; bu insanlar neler olup bittiğini anlamadan, dinlemeden, incelemeden oy veriyorlar.
AKPnin en bilinçli kesimi kişisel çıkarları uğruna her dönem iktidarın yanında yer alan kesim. Yine iktidar olmalarının bir diğer avantajı olarak "oyumuz boşa gitmesin" kesimini çekiyor parti. Bu iki grubu AKPye çeken ise, yani bunların gerçek taraftarı, oy tabanı ise bazı öğrenciler, çalışanlar, esnaf ve genel olarak yoksul sayılabilecek insanlar. Bu farklı grupları çeken farklı kayırmacı siyaset biçimleri var. En önemli ortak özellikleri; sürü psikolojisi. Buna ister birlik ister cemaat ister halk deyin. Yalnızca; ailem, mahalledekiler, ev arkadaşlarım(!) bu partiye oy veriyor, ben de veriyorum kafasında olanlar, yine eleştirilere kulağını tıkayanlar bunlar. Gerçi, bu insanların mecliste temsil edenlerin hareketlerine (sansürler, kitap toplamalar, tutuklamalar...) bakınca; onlara da kızamazsınız. Doğru bildiklerini yapıyorlar. Doğruları hiç değişemez ya! Ve bu da bizi dogmalara götürüyor.
'Dogmatizm' dinin düşünce/eylem tarzını yansıtmak için kullanılmış bir kelime. Dinin hiçbir şartta değiş(e)meyen gerçeklikleri -ki ben buna inanmıyorum- dogmatik olan. Siyasetinin temeline dini oturtmuş olan gruplar, haliyle, dogmatik olur demeyeceğim. Değişen durumlara gayet ayak uydurabiliyorlar çünkü. Ama aksine, ideolojisinin temeline çağdaşlaşma (çağa uyum sağlama), "inkılapçılık" (devrimcilik) ilkelerini koyan bir parti dogmatik olamaz. Her zaman daha iyiye, daha yeniye gitmeyi hedefler bu insanlar. Bu 30ların ve sonrasının CHPsiyle, şimdikini ısrarla kıyaslayanların asla anlayamadığı bir konu. AKP sempatizanlarına gerek dile getirdikleri gerekse içten içe duydukları "başımızı kapattığımız için asılırız/kesiliriz" korkusu hakim. Gerekçe olarak da "daha önce yapıldı" diyorlar. Bu korkular ana muhalefetler CHPden de MHPden de hızla uzaklaştırıyor onları, bilin bakalım kimin etrafına toplanıyorlar?
Tüm isteğim sağı-solu, eş-dostu, çevre baskısını bir kenara koyup düşünmeleri. Bana kömür verdi/metrobüs yaptı/köprü açıyor/tayyipi seviyorum... vs.den daha iyi sebeplerle gelecek olanlar başımın üstüne. Zaten seçme özgürlüğünüz var (hala)!
* başlık Umut Sarıkaya'nın köşesinden alıntıdır.
2 Haziran 2011 Perşembe
kaybetmek
Sanırım hayatımda yakın ilişkilerimin ya da çok sevdiğim insanların olmamasının sebebini anladım. O kadar güçsüzüm ki; onları kaybetmeye dayanamazdım. Herhangi bir insanın ölümü bu kadar yıkarken beni, sevdiğim bir insanın ölümü... Boşuna değil bu yalnızlığım.
1 Haziran 2011 Çarşamba
özel istek üzerine #1
İşte yine olmadı. Bir kişi daha yokluğunun ezici gölgesi altında bıraktı gitti. "Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil" dediler; denedim. Sanki her biri başka bir parçamı alıp götürdü benden. O, bir süreliğine doldurdukları boşluktan daha büyük boşluklara terkettiler. Düşüyorum. Bir zamanlar sağlamca bastığım toprak kayıyor ayaklarımın altından. Anlamıyorum. Masallara mutlu sonları yazan kim? Prensler neden ata binmiyorlar artık? Çok baskınsın. Seviyordum. Biraz kibarlık lazım. Sigara içiyorsun. Biraz da futbol. Kilo aldın. Bazen de arkadaşlarım. Kafa dinlemeliyim. Yemek yapmadın mı? Kızlar bunu anlamaz. Teatral bir havada olup bitti her şey. Sözler vardı havada. Konamadılar. Anlaşamadık dedi giderken. Anlaşamadık değil sevgilim, anlayamadım.
29 Mayıs 2011 Pazar
ben tatmin olmadım
Başlığım bugün ne kadar ilgi çekici değil mi? Okuyucuları farklı beklentilere sürüklemeden hemen açıklamak istiyorum. Başlığım bir alıntıdır. Ortalama 50 yaşlardaki birkaç kadının açtıkları pankartlardan alıntı yaptım!
Gözlerinizi kapatıp bir düşünün Beşiktaş Meydanı'nda 50'li yaşlardaki kadınlar "Ben tatmin olmadım." yazan pankartlardan taşıyorlar. Bunun neyin propagandası olabileceğini sizin hayal gücünüze bırakayım.
Benim gibi ağzı açık bakanlar içinse açıklıyorum: MHP'nin.
Seçim arifesinde gördüğümüz karalama kampanyalarından birini yürütmek niyetinde değilim. Hele de MHP'yi ve Bahçeli'nin açıklamalarını diline dolayıp bundan geyik malzemesi yapanlardan hiç değilim. Etrafta "püskevit" esprileriyle gezenleri de anlamıyorum. Şive bu kadar dalga geçilesi bir şey değildir. Eğer hatasız bir İstanbul Türkçesi beklemekteyseniz, önce kendi dilinize bakın derim, ya da illa siyasette arıyorsanız, ondan önde gelenlerin açıklamalarını irdeleyiniz. Burada Bahçeli'nin savunuculuğunu birkaç cümleyle dahi yapmak durumunda hissediyorsam kendimi, bu halkın gereksiz şeylere takılıp kalan yaklaşımı yüzündendir.
Oysa benim kafama takılan konu MHP'nin seçim kampanyası.
İlk olarak yine Beşiktaş'ta rap yapan birilerinin yanında MHP bayraklarını görünce inanamamıştım.
Marşlardan, rap şarkılarına geçmek ne kadar keskin bir dönüştür böyle. Dikkat çekmeye çalışıyor deyip geçmiştim. Ama şimdi bu kadınları gördüğüm zaman sorgulamaya başladım. Siyaset adına daha neler yapılacak diye?
Milliyetçilik, günümüzde en kolayca yüz çevrilen kavramlardan biri oldu. Ama benim için ilkesel alanda hala çok önemli bir değer. Buna karşı çıksanız da görmezden de gelseniz, böyle bir ilkenin varlığı ve Türk siyasetindeki yeri yadsınamaz. Sağ-sol ayrımında sağ kesimin temelini oluşturan ilkeyi neredeyse tek başına taşıyan bir partiyseniz, buna göre davranmanız gerekmez mi? Elinde böyle bir ideolojik güç olan bir partinin rap şarkılarından medet umması ilginç değil mi?
Sanırım psikolojik açıklamaları olan bu yöntemleri hiç anlamayacağım.
Ama her şeye rağmen MHP Kadın Kollarının elinde BEN TATMİN OLMADIM yazan pankartlarla dolaşmasını çok gayriciddi ve tehlikeli buluyorum, hele de yakın zamanda vekillerin seks kasetleri üst üste yayınlanmışken.
NOT: ama asıl vermek istediği mesajı da vurgulamalıyım, ÖSYM başkanının açıklamalarından ve soruşturmalardan
BEN DE TATMİN OLMADIM!
Gözlerinizi kapatıp bir düşünün Beşiktaş Meydanı'nda 50'li yaşlardaki kadınlar "Ben tatmin olmadım." yazan pankartlardan taşıyorlar. Bunun neyin propagandası olabileceğini sizin hayal gücünüze bırakayım.
Benim gibi ağzı açık bakanlar içinse açıklıyorum: MHP'nin.
Seçim arifesinde gördüğümüz karalama kampanyalarından birini yürütmek niyetinde değilim. Hele de MHP'yi ve Bahçeli'nin açıklamalarını diline dolayıp bundan geyik malzemesi yapanlardan hiç değilim. Etrafta "püskevit" esprileriyle gezenleri de anlamıyorum. Şive bu kadar dalga geçilesi bir şey değildir. Eğer hatasız bir İstanbul Türkçesi beklemekteyseniz, önce kendi dilinize bakın derim, ya da illa siyasette arıyorsanız, ondan önde gelenlerin açıklamalarını irdeleyiniz. Burada Bahçeli'nin savunuculuğunu birkaç cümleyle dahi yapmak durumunda hissediyorsam kendimi, bu halkın gereksiz şeylere takılıp kalan yaklaşımı yüzündendir.
Oysa benim kafama takılan konu MHP'nin seçim kampanyası.
İlk olarak yine Beşiktaş'ta rap yapan birilerinin yanında MHP bayraklarını görünce inanamamıştım.
Marşlardan, rap şarkılarına geçmek ne kadar keskin bir dönüştür böyle. Dikkat çekmeye çalışıyor deyip geçmiştim. Ama şimdi bu kadınları gördüğüm zaman sorgulamaya başladım. Siyaset adına daha neler yapılacak diye?
Milliyetçilik, günümüzde en kolayca yüz çevrilen kavramlardan biri oldu. Ama benim için ilkesel alanda hala çok önemli bir değer. Buna karşı çıksanız da görmezden de gelseniz, böyle bir ilkenin varlığı ve Türk siyasetindeki yeri yadsınamaz. Sağ-sol ayrımında sağ kesimin temelini oluşturan ilkeyi neredeyse tek başına taşıyan bir partiyseniz, buna göre davranmanız gerekmez mi? Elinde böyle bir ideolojik güç olan bir partinin rap şarkılarından medet umması ilginç değil mi?
Sanırım psikolojik açıklamaları olan bu yöntemleri hiç anlamayacağım.
Ama her şeye rağmen MHP Kadın Kollarının elinde BEN TATMİN OLMADIM yazan pankartlarla dolaşmasını çok gayriciddi ve tehlikeli buluyorum, hele de yakın zamanda vekillerin seks kasetleri üst üste yayınlanmışken.
NOT: ama asıl vermek istediği mesajı da vurgulamalıyım, ÖSYM başkanının açıklamalarından ve soruşturmalardan
BEN DE TATMİN OLMADIM!
28 Mayıs 2011 Cumartesi
bir final dönemi aktivitesi olarak: blog yazmak
bunu hep yapıyorum. Yeni bir final döneminde daha derslerle boğuşmak yerine aklıma gelecek aktivitelere zaman ayırıyorum. Ama çok belirgin bir fark var. Stres seviyemdeki gözle görülür azalma, başka işler yapma isteğimde de azalmaya yol açtı. Mesela şu an ders çalışmak yerine temizlik yapsaydım da bir o kadar faydalı bir iş yapmış olacaktım, ama ben sadece uyumakla ve kitap okumakla günü geçiriyorum. Realiteye özlemim çok büyükmüş meğer, yıllardır okuduğum romanlar ve teorilerle dolu ders kitaplarından sonra pek de uzmanı sayılmayacağım bir konuya değinen otobiyografi okumak, işte buna ihtiyacım varmış!
Bir de günlük olarak istatistik kontrolü yapmaya başladım, blogumu birilerinin açıp okuduğunu görmek yazdıkça yazmama sebep oluyor. Ama şimdi şımarıkça bir tutumla sizden geri dönüşler talep edeceğim. Edebi yazmadığım zaten ortada, ama bunun dışında da fikirlerime, yazma tarzıma, hatalarıma vurgu yapabilirsiniz. Her türlü yorumu bağrıma basarım!
Hatta mesela deneysel bir yol izleyebilirim, bana yorumda derseniz ki: şu konu üzerine fikirlerini yaz. Eğer sakınca görmediğim bir konu olursa yazabilirim. Böyle şeyler.
I <3 blogging!
Bir de günlük olarak istatistik kontrolü yapmaya başladım, blogumu birilerinin açıp okuduğunu görmek yazdıkça yazmama sebep oluyor. Ama şimdi şımarıkça bir tutumla sizden geri dönüşler talep edeceğim. Edebi yazmadığım zaten ortada, ama bunun dışında da fikirlerime, yazma tarzıma, hatalarıma vurgu yapabilirsiniz. Her türlü yorumu bağrıma basarım!
Hatta mesela deneysel bir yol izleyebilirim, bana yorumda derseniz ki: şu konu üzerine fikirlerini yaz. Eğer sakınca görmediğim bir konu olursa yazabilirim. Böyle şeyler.
I <3 blogging!
25 Mayıs 2011 Çarşamba
Αθήνα, Θεσσαλονίκη, Καβάλα, Ξάνθη, Κομοτηνή
Hayır, İngilizce'den sonra Yunanca blog yazmayacağım, ama Yunanistan'ı anlatacağım size.
Yurt dışına çıkacağım diye fırsat kolluyordum uzun zamandır, bilirsiniz. Sonunda yakaladığım bir tur fırsatıyla Yunanistan'a gittim. İşte bu da gezi yazımdır.
Αθήνα(Athina) ilk durağımız oldu. Atina'yı tek kelimeyle anlatmam gerekse "ev" derdim. Belki bütün gece uykusuzluktan sonra varmanın huzuru, belki İstanbul'la bazı benzerlikleri, belki sükuneti bilemiyorum, Atina'da kendimi evimde hissettim. (yazının bu kısmı tur grubuna eleştiriler içermektedir, gezilecek yerleri öğrenmek isteyenler bir alt paragrafa geçebilir!) Gruptakilerin Türk milliyetçiliği, etrafta gördükleri Yunan bayraklarına sinirlenmeleri ve "buralar hep bizimdi" muhabbetleri (ki bu da bilinçaltıma evdesin fikrini sokmuş olabilir) yüzünden sinir katsayılarım biraz yüksekti. Oysa Yunanlılar çok sakin insanlar. Herkes hayatını düzene sokmuş durumda, sokaklarda hızlı adımlarla yürüyen kalabalıklar yok, aslına bakarsanız sokaklarda kalabalıklar hiç yok, herkes evine çekilmiş. Normalde bugünlerde öğrenci eylemleri çok yoğun olduğu halde bizim şansımıza o gün eylem yoktu. Sakin caddelerde dolaştık.
Atina'da ilk olarak Türk Limanı denilen, onların ise micro dedikleri limana gittik, tur rehberimiz, Yunan mahallesinde bizi Alman Cafe'sine yerleştirip, Türk kahvesi ısmarlatarak ironinin kralını yaşatmış oldu. Ben muhalifim ya hani, girmedim cafeye, elimde fotograf makinesi, sağda solda gezindim, balıkçı teknelerinin yanına gidip "Kalimera" dedim. Nereden olduğumu söylediğimde o beklenen düşmanlık yoktu, hatta çok sevimliydiler. Daha sonra yine o limana oldukça yakın olan Paşa Limanına geçtik, ki oranın ismi aynı kalmış. Bu iki limanın birbirinden, hatta bu iki limanın Fenerbahçe marinasından hiçbir farkı yoktu.

Daha sonra tabii ki Acropolis'e geçtik. Herkesin hayran kaldığı antik tiyatro kısmına, ben daha kanıksamış olarak yaklaştım, çünkü orası da Aspendos'un aynısı. Geri kalanı da Efes. Bütün dünyayı birbirine benzetmek amacında değilim, ama kendimi yeni bir şey görüyor gibi hissedemedim. Hatta adamlar bütün bir ülkeyi turizmle geçindirebiliyorken, biz bunu neden yapamıyoruz diye üzüldüm. "Bizde de var ondan yeaa" diye dolaşmak yeterli değil, bundan para kazanabilmek lazım.
Hani her yol Bağdat'a çıkar ya, Atina'da da her yol Parlamento binasına çıkıyor. Şehri turladığımız sırada en az on kere gördüğüm Parlamento binası önünde, askerlerin nöbet değişimini izledik.

Askerlerin eteklerindeki 400 parça, Yunanistan'ın Türklerin boyunduruğunda kaldığı 400 yılı ifade ediyormuş. Kalabalıktan heyecanlandığını düşündüğüm askerin nöbet kulübesinin 2 adım uzağında kalması, komutanın ters bakışlarıyla çaktırmadan yana seğirtmesi ise harikaydı. Parlamento'nun yakınlarında olan üniversite binaları birer şaheser. Şehrin her yanında heykeller var. Avrupa'nın sanat kavramının büyük çoğunluğunu oluşturan heykellerin Türkiye'de gördüğü muamele bir kere daha üzdü hepimizi.
Atina'da trafik denilen kavram çok az. Işıklar ya da bizim otobüsün çıkamadığı yerler yüzünden oluşan kuyruklar var, ama sanırım bütün arabaların kornalarını sökmüşler! Bizim otobüsün çıkamaması ise şoförün beceriksizliğinden değil -aksine anlatmaya değer bir şoförümüz vardı- sokakların darlığı yüzünden. Anayollar ne kadar genişse, aralardaki caddeler bir o kadar dar. Zaten büyük oranda motosiklet kullanılıyor Yunanistan'da, otobanlarda arabalardan daha az para ödüyorlar, aradaki caddelerde rahatça geziniyorlar. Araba almak yerine kaliteli motosiklet almayı tercih eden binlerce insan var. Ortalıkta gezinen arabalar ise genelde Citroen ayarında arabalar. Smart'ın en önemli pazarı Yunanistan. Kamyon boyutlarında jiplere rastlamak imkansız. Toplu taşıma ise genelde troleybüslerle yapılıyor, şehrin her yanı direklerle ve elektrik telleriyle dolu. Trafiğin olmamasına çok alışmışken, bir dizi arabanın biriktiğini gördük akşama doğru, kavşaktan bisikletliler geçiyordu. Trafik ışığı kırmızıya döndüğü halde geçmeye devam eden bisikletliler tahminimce 200den fazla sayıdaydılar. Sonradan öğrendik ki, akaryakıt zammını protesto ediyorlarmış. Bisikletlerle arabaların yolunu kesme, bir protesto için en ideal yöntemdi adeta.
Ertesi gün Selanik'e geçtik, Yunanca adıyla Thessaloniki(Θεσσαλονίκη). Tabii ki Atatürk'ün evini gördük, bunun aynısı da Türkiye'de var diyemeyeceğim. Maneviyatı yüksek alanların aynısı olamaz malum. Aristo meydanında yeniden heykeller, etrafı gezmece, oradan sahile inip Beyaz Kuleye gitmece. Etrafta turist olduğunuzu anlayınca yanınıza gelen zenciler(siyah insanlar) var, ellerindeki renkli iplerden bileklik örüp para kazanıyorlar. 4€ istedikleri için bilekliği reddettim tabii. Bir tanesi rap yapar tarzda bir dansla yanıma geldi "hey baby how are you" diye. İtiraf etmeliyim ki Türkiyede olsa kaçardım, ama aksine elimdeki adresi gösterip ona yol sordum, orada bir cadde aramaktaydım, bu bizim sokak dansçısı gayet kibar bir şekilde yol tarif etti sonrasında. Sevdim Yunan insanlarını.
O gece İskeçe'ye döndük. Xanthi(Ξάνθη) denilen bu sahil kasabası harikaydı. Cumartesi gecesi, gençler içmiş, insanlar sarhoş ama hala sakinler. Kavga gürültü yok. Çok içselleştirdim İskeçeyi. Zaten halkının neredeyse yarısı Türkmüş. Sınıra baya yakın bir kasaba çünkü. Türklerin, Türk bayrağı asmaları kesinlikle yasak, ama orada anladığım kadarıyla gayet rahat bir yaşantıya sahipler. İskeçe, geceleri aynı İnkumu gibi kokuyor; İnkumu özlemim sevdirdi bana o kasabayı, bunu burada itiraf ediyorum.
Kurabiyesiyle meşhur Kavala(Καβάλα) ise benzeri olmayan bir şehirdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın evi ve tabii ki heykeli ziyaretimiz sonrasında ben gruptan ayrılıp; sadece arka taraftan gördüğümüz kiliseye daldım. Fotograf çekmek yasak olmasına rağmen dayanamadım.

Her taraf çizgi film desenleriyle ve balonlarla süslenmişti. Bir adamın yanına yaklaşıp "What are you celebrating for?" dedim ve o tarihi an. Annemlerle geyik konusu yaptığımız o an adamın cevabıyla başladı. "No English, ich weiß nur Deutsch" dedi! Ben de bist du Deutsch diye sordum utanmadan. Adam Yunanlıymış ama Almanca biliyormuş, geri kalanı ise ben de hayal meyal. Çünkü adam akıcı bir Almancayla konuşurken, ben anlamaya çalışırken, biraz ingilizce, biraz Almanca, biraz Türkçe cümle kurarken çocuğunu vaftiz ettiklerini öğrendim. Çünkü adam benim anlamadığımı farkedince üst üste "Religion" ve "Geburtstag" dedi. Daha sonradan ise o kilisenin İstanbul dahil Batı Trakya ve Anadolu'nun en güzel Ortodoks kilisesi olduğunu öğrendim, en azından öyle söylediler. Yol üzerinde gördüğümüz meşhur Meryem Ana kilisesinden daha güzeldi mesela. Kavala, Türkler tarafından çok ziyaret edilen bir şehir. Adamlar Türklere alışmışlar, cafelerinde tavla oynayanlar var. Hatta yine kalimera dediğim bir yaşlı amca bana hoş geldin dedi bozuk bir Türkçeyle.
Kavala'nın ortasında surlar var, bizim Fatih civarındaki surlardan. Ve bu surların altında şehrin tam ortasında paslanmış bir levhada
| Konstantinopolis 460 > yazıyor.

Türkiye'ye dönmeden gördüğümüz son şehir ise Gümülcine(Κομοτηνή). Diğerlerinin yanında anlatmaya değer çok fazla yanı yok. %75 oranında Türk yaşamaktaymış, çünkü sınırdan 80 küsur kilometre uzaklıkta.
Acropolis'in suyunu içtiğim için, Yunanistan'da kalacağım (sınırdan geçtiğimde ise geri döneceğim) rivayetleri dolanmaya başladı yakınlarım arasında. Dönmem asla demeyeceğim, çok yaşanılası yerler. Kimbilir...
NOT: Yol boyu gördüğüm trafik levhalarının ve formüllerde sürekli kullandığımız latin karakterlerinin yardımıyla, Yunan yazı dilini çözmüş bulunuyorum.
Yurt dışına çıkacağım diye fırsat kolluyordum uzun zamandır, bilirsiniz. Sonunda yakaladığım bir tur fırsatıyla Yunanistan'a gittim. İşte bu da gezi yazımdır.
Αθήνα(Athina) ilk durağımız oldu. Atina'yı tek kelimeyle anlatmam gerekse "ev" derdim. Belki bütün gece uykusuzluktan sonra varmanın huzuru, belki İstanbul'la bazı benzerlikleri, belki sükuneti bilemiyorum, Atina'da kendimi evimde hissettim. (yazının bu kısmı tur grubuna eleştiriler içermektedir, gezilecek yerleri öğrenmek isteyenler bir alt paragrafa geçebilir!) Gruptakilerin Türk milliyetçiliği, etrafta gördükleri Yunan bayraklarına sinirlenmeleri ve "buralar hep bizimdi" muhabbetleri (ki bu da bilinçaltıma evdesin fikrini sokmuş olabilir) yüzünden sinir katsayılarım biraz yüksekti. Oysa Yunanlılar çok sakin insanlar. Herkes hayatını düzene sokmuş durumda, sokaklarda hızlı adımlarla yürüyen kalabalıklar yok, aslına bakarsanız sokaklarda kalabalıklar hiç yok, herkes evine çekilmiş. Normalde bugünlerde öğrenci eylemleri çok yoğun olduğu halde bizim şansımıza o gün eylem yoktu. Sakin caddelerde dolaştık.
Atina'da ilk olarak Türk Limanı denilen, onların ise micro dedikleri limana gittik, tur rehberimiz, Yunan mahallesinde bizi Alman Cafe'sine yerleştirip, Türk kahvesi ısmarlatarak ironinin kralını yaşatmış oldu. Ben muhalifim ya hani, girmedim cafeye, elimde fotograf makinesi, sağda solda gezindim, balıkçı teknelerinin yanına gidip "Kalimera" dedim. Nereden olduğumu söylediğimde o beklenen düşmanlık yoktu, hatta çok sevimliydiler. Daha sonra yine o limana oldukça yakın olan Paşa Limanına geçtik, ki oranın ismi aynı kalmış. Bu iki limanın birbirinden, hatta bu iki limanın Fenerbahçe marinasından hiçbir farkı yoktu.
Daha sonra tabii ki Acropolis'e geçtik. Herkesin hayran kaldığı antik tiyatro kısmına, ben daha kanıksamış olarak yaklaştım, çünkü orası da Aspendos'un aynısı. Geri kalanı da Efes. Bütün dünyayı birbirine benzetmek amacında değilim, ama kendimi yeni bir şey görüyor gibi hissedemedim. Hatta adamlar bütün bir ülkeyi turizmle geçindirebiliyorken, biz bunu neden yapamıyoruz diye üzüldüm. "Bizde de var ondan yeaa" diye dolaşmak yeterli değil, bundan para kazanabilmek lazım.
Hani her yol Bağdat'a çıkar ya, Atina'da da her yol Parlamento binasına çıkıyor. Şehri turladığımız sırada en az on kere gördüğüm Parlamento binası önünde, askerlerin nöbet değişimini izledik.
Askerlerin eteklerindeki 400 parça, Yunanistan'ın Türklerin boyunduruğunda kaldığı 400 yılı ifade ediyormuş. Kalabalıktan heyecanlandığını düşündüğüm askerin nöbet kulübesinin 2 adım uzağında kalması, komutanın ters bakışlarıyla çaktırmadan yana seğirtmesi ise harikaydı. Parlamento'nun yakınlarında olan üniversite binaları birer şaheser. Şehrin her yanında heykeller var. Avrupa'nın sanat kavramının büyük çoğunluğunu oluşturan heykellerin Türkiye'de gördüğü muamele bir kere daha üzdü hepimizi.
Atina'da trafik denilen kavram çok az. Işıklar ya da bizim otobüsün çıkamadığı yerler yüzünden oluşan kuyruklar var, ama sanırım bütün arabaların kornalarını sökmüşler! Bizim otobüsün çıkamaması ise şoförün beceriksizliğinden değil -aksine anlatmaya değer bir şoförümüz vardı- sokakların darlığı yüzünden. Anayollar ne kadar genişse, aralardaki caddeler bir o kadar dar. Zaten büyük oranda motosiklet kullanılıyor Yunanistan'da, otobanlarda arabalardan daha az para ödüyorlar, aradaki caddelerde rahatça geziniyorlar. Araba almak yerine kaliteli motosiklet almayı tercih eden binlerce insan var. Ortalıkta gezinen arabalar ise genelde Citroen ayarında arabalar. Smart'ın en önemli pazarı Yunanistan. Kamyon boyutlarında jiplere rastlamak imkansız. Toplu taşıma ise genelde troleybüslerle yapılıyor, şehrin her yanı direklerle ve elektrik telleriyle dolu. Trafiğin olmamasına çok alışmışken, bir dizi arabanın biriktiğini gördük akşama doğru, kavşaktan bisikletliler geçiyordu. Trafik ışığı kırmızıya döndüğü halde geçmeye devam eden bisikletliler tahminimce 200den fazla sayıdaydılar. Sonradan öğrendik ki, akaryakıt zammını protesto ediyorlarmış. Bisikletlerle arabaların yolunu kesme, bir protesto için en ideal yöntemdi adeta.
Ertesi gün Selanik'e geçtik, Yunanca adıyla Thessaloniki(Θεσσαλονίκη). Tabii ki Atatürk'ün evini gördük, bunun aynısı da Türkiye'de var diyemeyeceğim. Maneviyatı yüksek alanların aynısı olamaz malum. Aristo meydanında yeniden heykeller, etrafı gezmece, oradan sahile inip Beyaz Kuleye gitmece. Etrafta turist olduğunuzu anlayınca yanınıza gelen zenciler(siyah insanlar) var, ellerindeki renkli iplerden bileklik örüp para kazanıyorlar. 4€ istedikleri için bilekliği reddettim tabii. Bir tanesi rap yapar tarzda bir dansla yanıma geldi "hey baby how are you" diye. İtiraf etmeliyim ki Türkiyede olsa kaçardım, ama aksine elimdeki adresi gösterip ona yol sordum, orada bir cadde aramaktaydım, bu bizim sokak dansçısı gayet kibar bir şekilde yol tarif etti sonrasında. Sevdim Yunan insanlarını.
O gece İskeçe'ye döndük. Xanthi(Ξάνθη) denilen bu sahil kasabası harikaydı. Cumartesi gecesi, gençler içmiş, insanlar sarhoş ama hala sakinler. Kavga gürültü yok. Çok içselleştirdim İskeçeyi. Zaten halkının neredeyse yarısı Türkmüş. Sınıra baya yakın bir kasaba çünkü. Türklerin, Türk bayrağı asmaları kesinlikle yasak, ama orada anladığım kadarıyla gayet rahat bir yaşantıya sahipler. İskeçe, geceleri aynı İnkumu gibi kokuyor; İnkumu özlemim sevdirdi bana o kasabayı, bunu burada itiraf ediyorum.
Kurabiyesiyle meşhur Kavala(Καβάλα) ise benzeri olmayan bir şehirdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın evi ve tabii ki heykeli ziyaretimiz sonrasında ben gruptan ayrılıp; sadece arka taraftan gördüğümüz kiliseye daldım. Fotograf çekmek yasak olmasına rağmen dayanamadım.
Her taraf çizgi film desenleriyle ve balonlarla süslenmişti. Bir adamın yanına yaklaşıp "What are you celebrating for?" dedim ve o tarihi an. Annemlerle geyik konusu yaptığımız o an adamın cevabıyla başladı. "No English, ich weiß nur Deutsch" dedi! Ben de bist du Deutsch diye sordum utanmadan. Adam Yunanlıymış ama Almanca biliyormuş, geri kalanı ise ben de hayal meyal. Çünkü adam akıcı bir Almancayla konuşurken, ben anlamaya çalışırken, biraz ingilizce, biraz Almanca, biraz Türkçe cümle kurarken çocuğunu vaftiz ettiklerini öğrendim. Çünkü adam benim anlamadığımı farkedince üst üste "Religion" ve "Geburtstag" dedi. Daha sonradan ise o kilisenin İstanbul dahil Batı Trakya ve Anadolu'nun en güzel Ortodoks kilisesi olduğunu öğrendim, en azından öyle söylediler. Yol üzerinde gördüğümüz meşhur Meryem Ana kilisesinden daha güzeldi mesela. Kavala, Türkler tarafından çok ziyaret edilen bir şehir. Adamlar Türklere alışmışlar, cafelerinde tavla oynayanlar var. Hatta yine kalimera dediğim bir yaşlı amca bana hoş geldin dedi bozuk bir Türkçeyle.
Kavala'nın ortasında surlar var, bizim Fatih civarındaki surlardan. Ve bu surların altında şehrin tam ortasında paslanmış bir levhada
| Konstantinopolis 460 > yazıyor.
Türkiye'ye dönmeden gördüğümüz son şehir ise Gümülcine(Κομοτηνή). Diğerlerinin yanında anlatmaya değer çok fazla yanı yok. %75 oranında Türk yaşamaktaymış, çünkü sınırdan 80 küsur kilometre uzaklıkta.
Acropolis'in suyunu içtiğim için, Yunanistan'da kalacağım (sınırdan geçtiğimde ise geri döneceğim) rivayetleri dolanmaya başladı yakınlarım arasında. Dönmem asla demeyeceğim, çok yaşanılası yerler. Kimbilir...
NOT: Yol boyu gördüğüm trafik levhalarının ve formüllerde sürekli kullandığımız latin karakterlerinin yardımıyla, Yunan yazı dilini çözmüş bulunuyorum.
7 Mayıs 2011 Cumartesi
finland
this week, i had a Finnish reader, as statistics told me. I found it worth to celebrate. You all know my weakness for Finnish people.
So, I just want to say "welcome to my blog my friend! Drop by again some time!"
So, I just want to say "welcome to my blog my friend! Drop by again some time!"
2 Mayıs 2011 Pazartesi
ladin hususundan çıkarımlar
Hani bugün itibariyle bütün Amerika çapında kutlanan bin Ladin'in vurulmuş olması hususu var. Önce şaşırdım ama saniye sonrasında iyi olmuş dedim geçti. Ve geçti yani. Tamam Amerikalı değilim, onlar kadar derinden etkilenmem olası değil ama; dünya çapında korkuya, öfkeye, vahşete sebep olan bir adamdan kurtulmak söz konusu olduğunda bu kadar duyarsız kalmam pek de hayırlı değil.
Az evvel vurulduğu evin videosunu izledim, her taraf harabeye dönmüş durumda. Binlerce insanın ölümüne sebep olan tek bir adamın vurulduğu ev, herkesin kutsal gördüğü ev bana göre sadece dağınık.
Sanırım duyarsızlaşmadan en çok yakınanlardan olmama rağmen, ona en çok maruz kalanlardan olmuşum aslında. Çok kötü bu gidiş çooook.
edit: kendi kendimi düzeltmem gereken husus şu ki: asla 'bir insan öldü, sevineyim' mantığında değilim. Ölüm cezalarına da karşıyım aslında, burada yakındığım duyarsızlığım; "benim için ölse de bir ölmese de bir" durumu.
Az evvel vurulduğu evin videosunu izledim, her taraf harabeye dönmüş durumda. Binlerce insanın ölümüne sebep olan tek bir adamın vurulduğu ev, herkesin kutsal gördüğü ev bana göre sadece dağınık.
Sanırım duyarsızlaşmadan en çok yakınanlardan olmama rağmen, ona en çok maruz kalanlardan olmuşum aslında. Çok kötü bu gidiş çooook.
edit: kendi kendimi düzeltmem gereken husus şu ki: asla 'bir insan öldü, sevineyim' mantığında değilim. Ölüm cezalarına da karşıyım aslında, burada yakındığım duyarsızlığım; "benim için ölse de bir ölmese de bir" durumu.
28 Nisan 2011 Perşembe
ÖSYM
Gazeteler, televizyon kanalları, radyo haberleri, internet, otobüste geçen bir konuşma, arkadaşlar arası muhabbet... Bugünlerde hepsine birden konu olmayı başarabilen bir kurumu yeniden irdeliyoruz hep beraber, başlıktan anlayacağınız gibi ÖSYM'den bahsediyorum.
Hayatının en azından bir döneminde şu sınav sisteminde bir yanlışlık var dememiş olan bir T.C. vatandaşının bulunduğuna kimse beni inandıramaz. Hepimiz yıllarca bu ÖSYM'nin kaldırılması ya da değiştirilmesi gerektiğini savunduk, savunuyoruz. Varolan sınavın belirleyiciliğini, öğrencilere etkisini tartıştık, tartışıyoruz. Ama bu süreçte hiçbirimiz yapılan sınavdaki haksızlığın, birinci dereceden bir haksızlık olacağını, sorularımın çözümlerine dair yolsuzluklar yapılacağını düşünmezdik. En şüphecimiz bile aynı sene içinde KPSS, LYS ve ALES skandalının üst üste yaşanacağına inanamazdı. Bu kadar bariz olan kandırmacalar silsilesi halkı soruşturmaya yöneltti. İnsanlar çocukları, çocuklar gelecekleri için endişelenirken, alınan en önemli cevap: "ÖSYM Başkanının açıklamaları beni tatmin etti." oldu. Bu cümlede beni rahatsız eden şeyi bir türlü açıklığa kavuşturamamıştım, ta ki bugün gazete okuduğum bir köşe yazısında: "Bu kadar önemli bir olay karşısında hükümet, kendisiyle aslında hiçbir bağlantısı olmayan kurumu neden savunma ihtiyacı duyar? Neden, en üst düzeyde, 'biz kurumun başındaki kişilerin açıklamalarından tatmin olduk' der. Sınava onlar girmediğine göre onların tatmin olmasının zaten bir anlamı da olamaz." cümlelerini görene kadar.
Siyasetle bütün diğer her şey öylesine iç içe girmiş ki bu ülkede. Biz Laikliğin yanı sıra, eğitimin de devlet işlerinden ayrılması gerektiğini, sağlık hizmetlerinin, kamu hizmetinin, sivil toplumun, öğretmen atamalarının, her şeyin devlet işlerinden, siyasetten arınması gerektiğini savunmak durumundayız. Ama tüm bunları seçim propagandası amaçlı kullanır oldular, siyasiler coğrafyacı, tarihçi, iklimbilimci, arkeolog kesildiler başımıza. Bunların her biri hakkında, politikacıların sağda solda bulundukları beyanatlar değil, bizzat girmiş olduğum ALES'teki bir soru beni bunu yazmaya yöneltti.
Gücünü gözlem ve mizahtan alan öyküleriyle tanınmaktadır. Öykülerinde konuşur gibi yazmanın doğurduğu bir rahatlık ve akıcılık görülür. Toplumsal bozuklukları, çarpık kişilikleri ele alır. Küçük olayların anlatıldığı bu öykülerde yazar, iyimserlikten uzak ve bilgilendirmeye yönelik bir yol seçer.
Aşağıdakilerden hangisi bu parçada sözü edilen yazarın özelliklerinden biri olamaz?
A)Anlatımda doğallığa özen gösterme
B)Toplumun aksayan yönlerini konu edinme
C)Güldürü ögesinden yararlanmasını bilme
D)Okuru aydınlatmayı amaçlama
E)Toplumsal olayları yansız bir bakış açısıyla anlatma
Gördüğünüz gibi, cevap belli, toplumsal bozuklukları ele alan bir yazarsanız, çarpık kişiliklerin farkındaysanız, sizin tarafsızlığınızdan, hatta sizin tarafsızlığınızı bırakın, anlatım biçiminizin, bakış açınızın tarafsızlığından söz edilemez. Ve ben tabii ki, bu soruyu yanlış yaptım.
Hayatının en azından bir döneminde şu sınav sisteminde bir yanlışlık var dememiş olan bir T.C. vatandaşının bulunduğuna kimse beni inandıramaz. Hepimiz yıllarca bu ÖSYM'nin kaldırılması ya da değiştirilmesi gerektiğini savunduk, savunuyoruz. Varolan sınavın belirleyiciliğini, öğrencilere etkisini tartıştık, tartışıyoruz. Ama bu süreçte hiçbirimiz yapılan sınavdaki haksızlığın, birinci dereceden bir haksızlık olacağını, sorularımın çözümlerine dair yolsuzluklar yapılacağını düşünmezdik. En şüphecimiz bile aynı sene içinde KPSS, LYS ve ALES skandalının üst üste yaşanacağına inanamazdı. Bu kadar bariz olan kandırmacalar silsilesi halkı soruşturmaya yöneltti. İnsanlar çocukları, çocuklar gelecekleri için endişelenirken, alınan en önemli cevap: "ÖSYM Başkanının açıklamaları beni tatmin etti." oldu. Bu cümlede beni rahatsız eden şeyi bir türlü açıklığa kavuşturamamıştım, ta ki bugün gazete okuduğum bir köşe yazısında: "Bu kadar önemli bir olay karşısında hükümet, kendisiyle aslında hiçbir bağlantısı olmayan kurumu neden savunma ihtiyacı duyar? Neden, en üst düzeyde, 'biz kurumun başındaki kişilerin açıklamalarından tatmin olduk' der. Sınava onlar girmediğine göre onların tatmin olmasının zaten bir anlamı da olamaz." cümlelerini görene kadar.
Siyasetle bütün diğer her şey öylesine iç içe girmiş ki bu ülkede. Biz Laikliğin yanı sıra, eğitimin de devlet işlerinden ayrılması gerektiğini, sağlık hizmetlerinin, kamu hizmetinin, sivil toplumun, öğretmen atamalarının, her şeyin devlet işlerinden, siyasetten arınması gerektiğini savunmak durumundayız. Ama tüm bunları seçim propagandası amaçlı kullanır oldular, siyasiler coğrafyacı, tarihçi, iklimbilimci, arkeolog kesildiler başımıza. Bunların her biri hakkında, politikacıların sağda solda bulundukları beyanatlar değil, bizzat girmiş olduğum ALES'teki bir soru beni bunu yazmaya yöneltti.
Gücünü gözlem ve mizahtan alan öyküleriyle tanınmaktadır. Öykülerinde konuşur gibi yazmanın doğurduğu bir rahatlık ve akıcılık görülür. Toplumsal bozuklukları, çarpık kişilikleri ele alır. Küçük olayların anlatıldığı bu öykülerde yazar, iyimserlikten uzak ve bilgilendirmeye yönelik bir yol seçer.
Aşağıdakilerden hangisi bu parçada sözü edilen yazarın özelliklerinden biri olamaz?
A)Anlatımda doğallığa özen gösterme
B)Toplumun aksayan yönlerini konu edinme
C)Güldürü ögesinden yararlanmasını bilme
D)Okuru aydınlatmayı amaçlama
E)Toplumsal olayları yansız bir bakış açısıyla anlatma
Gördüğünüz gibi, cevap belli, toplumsal bozuklukları ele alan bir yazarsanız, çarpık kişiliklerin farkındaysanız, sizin tarafsızlığınızdan, hatta sizin tarafsızlığınızı bırakın, anlatım biçiminizin, bakış açınızın tarafsızlığından söz edilemez. Ve ben tabii ki, bu soruyu yanlış yaptım.
23 Mart 2011 Çarşamba
istatistik
korkunç bir başlık attığımın farkındayım, ama bahsedeceğim istatistik, o korkunç istatistik dersi değil:
Amerika Birleşik Devletleri 151
Türkiye 96
Japonya 18
Rusya Federasyonu 11
Çin 2
Avustralya 1
bu gördüğünüz benim ülkelere göre sayfa görünümü istatistiğim ve ilk tepkimi belirtmek istiyorum: OHA! ya blogspot fena halde benimle kafa buluyor, ya da benim uluslararası bir sayfam var ama haberim yok. Let me continue in English. I will not do it of course. Content would stay exactly the same but I never trust my English. Sorry fellows, and I already knew that you most probably clicked "the next page" and visited my place. "my place" dikkatinizi çekerim. "mein Platz" but Sorry Chinese people I can not speak in Chinese. Entschuldigungen Sie Chinesen und Chinesinnen. Neyse şımarıklığımı yeterince belirttiğime göre şaşkın mod.a geri dönebilirim. Neler oluyor burada!
Tamam mantıklı olan "Sonraki Sayfa" muhabbetini bir kenara bıraktım,
Varan 1: Amerikaya exchange'e giden arkadaşlarım sıkıntıdan benim blog'a sardılar.
Varan 2: Ben uluslararası alanda blog reklamımı yapıyorum farkında olmadan.
Varan 3: Şu DNS değiştirenler başka ülkelerin server'larına geçtiler.
Varan 4: Ben aslında ABD'de çok ünlüyüm ya.
İstatistiksel incelemelerime devam edeceğim. Her an dil değiştirmem olası.
Ah o listede bir Finli, bir İsveçli olsaydı.
Alman olsaydı da belki Almanca bir iki cümle ederdim. Mühim olan kalpleri kırılmasın.
Japonlar arrigato! watashiwa mina.
Internet Explorer 182 (65%)
Firefox 42 (15%)
Chrome 26 (9%)
Opera 14 (5%)
Safari 14 (5%)
Netscape 1 (<1%)
Bu da diğer bir istatistiğimiz, gördüğünüz gibi çoğunlukla IE kullanıcılarının dikkatini çekmişim. Buradan da karakter analizi yapardım ama sevgili takipçilerimi gücendirmek istemem.
öyle veya böyle birileri açıp benim blog'umu okuyor ya, ne mutlu bana. öpüyorum.
Amerika Birleşik Devletleri 151
Türkiye 96
Japonya 18
Rusya Federasyonu 11
Çin 2
Avustralya 1
bu gördüğünüz benim ülkelere göre sayfa görünümü istatistiğim ve ilk tepkimi belirtmek istiyorum: OHA! ya blogspot fena halde benimle kafa buluyor, ya da benim uluslararası bir sayfam var ama haberim yok. Let me continue in English. I will not do it of course. Content would stay exactly the same but I never trust my English. Sorry fellows, and I already knew that you most probably clicked "the next page" and visited my place. "my place" dikkatinizi çekerim. "mein Platz" but Sorry Chinese people I can not speak in Chinese. Entschuldigungen Sie Chinesen und Chinesinnen. Neyse şımarıklığımı yeterince belirttiğime göre şaşkın mod.a geri dönebilirim. Neler oluyor burada!
Tamam mantıklı olan "Sonraki Sayfa" muhabbetini bir kenara bıraktım,
Varan 1: Amerikaya exchange'e giden arkadaşlarım sıkıntıdan benim blog'a sardılar.
Varan 2: Ben uluslararası alanda blog reklamımı yapıyorum farkında olmadan.
Varan 3: Şu DNS değiştirenler başka ülkelerin server'larına geçtiler.
Varan 4: Ben aslında ABD'de çok ünlüyüm ya.
İstatistiksel incelemelerime devam edeceğim. Her an dil değiştirmem olası.
Ah o listede bir Finli, bir İsveçli olsaydı.
Alman olsaydı da belki Almanca bir iki cümle ederdim. Mühim olan kalpleri kırılmasın.
Japonlar arrigato! watashiwa mina.
Internet Explorer 182 (65%)
Firefox 42 (15%)
Chrome 26 (9%)
Opera 14 (5%)
Safari 14 (5%)
Netscape 1 (<1%)
Bu da diğer bir istatistiğimiz, gördüğünüz gibi çoğunlukla IE kullanıcılarının dikkatini çekmişim. Buradan da karakter analizi yapardım ama sevgili takipçilerimi gücendirmek istemem.
öyle veya böyle birileri açıp benim blog'umu okuyor ya, ne mutlu bana. öpüyorum.
11 Ocak 2011 Salı
yattığım yerden teoriler
* zaman görecelidir bu benim değil einstein'in kuramı. ama bence -henüz tam olarak belirleyememekle beraber- bu zamanın göreceliliğinin grafiği çizilebilir. dış koşulları, zorunlulukları bir kenara bırakınca, günün her saatinin tamamen aynı değerde olduğu tatil ortamında kendimde gözlemledim ki, bir sarkaç misali zaman. bir noktadan başlıyor gittikçe hızlanıyor en hızlı olduğu noktadan sonra yine eşit zaman diliminde yavaşlamaya başlıyor. diğer dilimler için henüz kuramadım ama kendi açımdan akşam dokuzda bir hızlanma başlıyor, tam 12nin yani gece yarısının nasıl geçtiğini bile anlamıyorum ve yavaşlayarak gece 3e kadar devam ediyor, gece yine 4 gibi benim için zamanın durduğu anken -ki bunu gece 3 sabah 5 aralığı sayabilirim- sonrasında yine normale dönüyor, tam olarak simetrik veya periyodik veya düzgün bir grafik düşünemedim henüz, zaten üzerinde pek kafa yorduğum da söylenemez. ama böyle bir grafiğin var olduğunu ve insandan insana değişebileceğini ortaya atıyorum.
* insanın iletişim ihtiyacı yaşamını sürdürmesi için gereken temel ihtiyaçlardan biridir. her türlü ihtiyacı karşılansa da, eğleneceği ya da beklediği bütün ortamları elde etse de, bu ortamlarda diğer insanlar olmazsa kişi yaşayamaz. insanlar olsa bile iletişim kuramadığında, mesela bir görünmezlik durumunda yine de yaşamını devam ettiremez. birileriyle en azından görsel kontakta bulunmak insanın beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarıyla eş değerdedir.
* insanın iletişim ihtiyacı yaşamını sürdürmesi için gereken temel ihtiyaçlardan biridir. her türlü ihtiyacı karşılansa da, eğleneceği ya da beklediği bütün ortamları elde etse de, bu ortamlarda diğer insanlar olmazsa kişi yaşayamaz. insanlar olsa bile iletişim kuramadığında, mesela bir görünmezlik durumunda yine de yaşamını devam ettiremez. birileriyle en azından görsel kontakta bulunmak insanın beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarıyla eş değerdedir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)