Bu kez çok güncel, şu anda hayatımdaki en büyük gelişme olan diyetten bahsedeceğim. Evet, ben diyete başladım! Pazartesi başladım tabii ki, şu anda 3. günü oldu. İnsanlarda sürekli bir motivasyonu düşürme çabası olmasına rağmen en azından bir ayı çıkaracağım görürsünüz. Sonra bana sorun bir ayda kaç kilo verdin diye. Hedefim en az 3.
Ama ne yazık ki, çok saçma bir diyetle karşınızdayım. Sabah kalkar kalkmaz, 2 tane meyve yemek zorundayım. Bütün aralarda da meyve yeyince günlük meyve tüketimim zirve noktasına ulaştı. Ara öğün olarak da, ders aralarında leblebi yemek de ayrı bir olay tabii. Ayrıca buradan Aydın Abiye seslenmek istiyorum, neden kantin kapalı? Bir çay içmek için TB'ye koşturmak çok sıkıcı! Yaz okulu başlayalı da sadece 2 gün olmasına rağmen, bir aydır okula gidiyor gibiyim. Derslerin yoğunluğundan bahsetmek bile yorucu. Ayrıca burdan bir de dersi alanlara seslenmek istiyorum. Kitabın fotokopisini Kampüs Copy'den alabilirsiniz. Hazır başlamışken buradan Kastamonu'dakilere selam gönderiyorum. Hatta buradan Mikail'e de sesleneyim, ne biçim yaz bu!!! Yaz okulundan kaytarmak için sıcakları bile bahane edemiyoruz. Lütfen işini doğru düzgün yap. Kışın yeterince üşüdük, baharda da üşüdük, sonbaharda da üşüyeceğiz. Buraya bir incici esprisi gelirdi, ama yapmıyorum. Kendimi uluslararası alanda daha fazla rezil etmemeliyim. He evet aklıma gelmişken, buradan Rus okuyucuma da selam gönderiyorum. Bilgiler kısmında mailimi bulabilirsin.
Bütün gelişmelerden bahsetmişken, buraya staj, staj diye ağladığım halde, ilk gelen staj fırsatını teptiğimi, üzerinde 800 TL yazan sözleşmeyi yırttığımı not düşmek istiyorum. Evet, salaklaştım. Beklentilerim boyumu aştı. Düşünün bir de benim boyumu!
Bugünkü programımın da sonuna gelmişken buradan en sevgili, sadık izleyicime (o kendini biliyor (nasıl da birden fazla kişiye seslenerek uyanıklık yapıyorum (ama bunu belirtmek saçma oldu (ama zaten hep saçmalıyorum (en iyisi bu parantezleri kapatmak (hepsini kapatacağım, o kadar matematik görüyorum!))))) de selamlar olsun!
29 Haziran 2011 Çarşamba
21 Haziran 2011 Salı
bir boşluk masalı
Blog'umu açanlar otomatik olarak müziğimi dinlemek zorunda kalsa. Beni de anlamak zorunda kalırlar mıydı? Yoksa bu onları sadece soğutur muydu? O kadar çok şarkı var ki, işte bu beni anlatıyor, işte bu hayatımın şarkısı diyeceğim. Ve bir o kadar çok, sade ama etkileyici, tüm müzik anlayışımı doyurucu şarkılar var. Teknik problemlerim nedeniyle şu an paylaşamadım.
Who could call my name without regretting
Who could see beyond this my darkness
And for once save their own prayers
Who could mirror down just a little of their sun
Böyle diyor mesela bir şarkım. Ne yazılabilir ki böyle sözlerin üstüne. Zaten şu içinde bulunduğum "dertsiz" tatil ortamında bütün yazma iştahımı da kaybettim. Boşluktayım. Derin bir boşluk. Sanki bütün hayatım hep böyleydi, bundan sonrası da hep böyle olacak. Bendeki bu gelecek takıntısı fal yüzünden oldu. Aslında fal denemez ona. "Yıldızname" adındaki 150 yıllık bir kitaptan, hocanın senin için bularak okuduğu cümleler. Benden öncekilerin yüzde yüz ikna olduğu ve başka insanların da referansı söz konusu olunca söylediklerinden baya etkilendim. Adam benim için tek bir cümle hariç iyi bir şey söylemedi. Her şeye çok çabuk sinirlendiğimden girdi, öleceğimden çıktı. 24 yaşında öleceğimi söylüyor. Eğer 24ünde ölümden kurtulabilirsem "ziyadesiyle yaşayacak"mışım. Ölümden korktuğumu düşünmezdim. Hala da korktuğum söylenemez. Ama bir kaç insanın merak edeceğini bilmek var. Beni tanıyan yüzlercesinin merak etmeyeceğini, aklına bile gelmeyeceğini umursamıyorum. Tek umursadığım merak edecek olan bir avuç insan.
Çok uzattım yine, çok konuştum. Şu sıradan hayatımda anlatılacak bu kadar çok zırva bulmam iyiye mi işaret kötüye mi bilemedim.
What is wrong
Not with the world but me
Who could call my name without regretting
Who could see beyond this my darkness
And for once save their own prayers
Who could mirror down just a little of their sun
Böyle diyor mesela bir şarkım. Ne yazılabilir ki böyle sözlerin üstüne. Zaten şu içinde bulunduğum "dertsiz" tatil ortamında bütün yazma iştahımı da kaybettim. Boşluktayım. Derin bir boşluk. Sanki bütün hayatım hep böyleydi, bundan sonrası da hep böyle olacak. Bendeki bu gelecek takıntısı fal yüzünden oldu. Aslında fal denemez ona. "Yıldızname" adındaki 150 yıllık bir kitaptan, hocanın senin için bularak okuduğu cümleler. Benden öncekilerin yüzde yüz ikna olduğu ve başka insanların da referansı söz konusu olunca söylediklerinden baya etkilendim. Adam benim için tek bir cümle hariç iyi bir şey söylemedi. Her şeye çok çabuk sinirlendiğimden girdi, öleceğimden çıktı. 24 yaşında öleceğimi söylüyor. Eğer 24ünde ölümden kurtulabilirsem "ziyadesiyle yaşayacak"mışım. Ölümden korktuğumu düşünmezdim. Hala da korktuğum söylenemez. Ama bir kaç insanın merak edeceğini bilmek var. Beni tanıyan yüzlercesinin merak etmeyeceğini, aklına bile gelmeyeceğini umursamıyorum. Tek umursadığım merak edecek olan bir avuç insan.
Çok uzattım yine, çok konuştum. Şu sıradan hayatımda anlatılacak bu kadar çok zırva bulmam iyiye mi işaret kötüye mi bilemedim.
What is wrong
Not with the world but me
14 Haziran 2011 Salı
bloga eğilim
Az evvel itibariyle twitter hesabımı kapattım. Kalabalıklara karşı gereksiz bir kapris göstermeye başladım bugünlerde. Gereksiz olduğunun farkındayım ama zararlı olmadıkça değiştirmiyorum. Belki biraz da twitter'a herkes doldu tribidir bu. Neyse; sonuç olarak 140 karakterle anlatacaklarımı fazlasıyla anlatabileceğim bir platform varken elimde eksikliğini çekeceğimi sanmıyorum.
"Beni izlemeye devam edin anacığım!"
Burada daha sık görüşmek üzere...
"Beni izlemeye devam edin anacığım!"
Burada daha sık görüşmek üzere...
8 Haziran 2011 Çarşamba
benim de söyleyeceklerim var*
Bu video gayet ses getirecek bir tarzda yapılmış, tabii eleştirileri dikkate alacak olana. Ben burada CHPden ya da onların siyasetinden bahsetmeyeceğim. Aksine üzerinde düşünülmesi gereken AKPye olan eleştiriler. Ama ne yazık ki; ne kadar vurgularsak vurgulayalım, eleştirileri göz önünde bulundurmak yerine, karşı saldırıya geçme, cevap yetiştirme yolunu izliyorlar. Gözlemlediğim kadarıyla takım tutar gibi parti tutanların büyük bir kısmı AKPli. Ne kadar acıdır ki; bu insanlar neler olup bittiğini anlamadan, dinlemeden, incelemeden oy veriyorlar.
AKPnin en bilinçli kesimi kişisel çıkarları uğruna her dönem iktidarın yanında yer alan kesim. Yine iktidar olmalarının bir diğer avantajı olarak "oyumuz boşa gitmesin" kesimini çekiyor parti. Bu iki grubu AKPye çeken ise, yani bunların gerçek taraftarı, oy tabanı ise bazı öğrenciler, çalışanlar, esnaf ve genel olarak yoksul sayılabilecek insanlar. Bu farklı grupları çeken farklı kayırmacı siyaset biçimleri var. En önemli ortak özellikleri; sürü psikolojisi. Buna ister birlik ister cemaat ister halk deyin. Yalnızca; ailem, mahalledekiler, ev arkadaşlarım(!) bu partiye oy veriyor, ben de veriyorum kafasında olanlar, yine eleştirilere kulağını tıkayanlar bunlar. Gerçi, bu insanların mecliste temsil edenlerin hareketlerine (sansürler, kitap toplamalar, tutuklamalar...) bakınca; onlara da kızamazsınız. Doğru bildiklerini yapıyorlar. Doğruları hiç değişemez ya! Ve bu da bizi dogmalara götürüyor.
'Dogmatizm' dinin düşünce/eylem tarzını yansıtmak için kullanılmış bir kelime. Dinin hiçbir şartta değiş(e)meyen gerçeklikleri -ki ben buna inanmıyorum- dogmatik olan. Siyasetinin temeline dini oturtmuş olan gruplar, haliyle, dogmatik olur demeyeceğim. Değişen durumlara gayet ayak uydurabiliyorlar çünkü. Ama aksine, ideolojisinin temeline çağdaşlaşma (çağa uyum sağlama), "inkılapçılık" (devrimcilik) ilkelerini koyan bir parti dogmatik olamaz. Her zaman daha iyiye, daha yeniye gitmeyi hedefler bu insanlar. Bu 30ların ve sonrasının CHPsiyle, şimdikini ısrarla kıyaslayanların asla anlayamadığı bir konu. AKP sempatizanlarına gerek dile getirdikleri gerekse içten içe duydukları "başımızı kapattığımız için asılırız/kesiliriz" korkusu hakim. Gerekçe olarak da "daha önce yapıldı" diyorlar. Bu korkular ana muhalefetler CHPden de MHPden de hızla uzaklaştırıyor onları, bilin bakalım kimin etrafına toplanıyorlar?
Tüm isteğim sağı-solu, eş-dostu, çevre baskısını bir kenara koyup düşünmeleri. Bana kömür verdi/metrobüs yaptı/köprü açıyor/tayyipi seviyorum... vs.den daha iyi sebeplerle gelecek olanlar başımın üstüne. Zaten seçme özgürlüğünüz var (hala)!
* başlık Umut Sarıkaya'nın köşesinden alıntıdır.
2 Haziran 2011 Perşembe
kaybetmek
Sanırım hayatımda yakın ilişkilerimin ya da çok sevdiğim insanların olmamasının sebebini anladım. O kadar güçsüzüm ki; onları kaybetmeye dayanamazdım. Herhangi bir insanın ölümü bu kadar yıkarken beni, sevdiğim bir insanın ölümü... Boşuna değil bu yalnızlığım.
1 Haziran 2011 Çarşamba
özel istek üzerine #1
İşte yine olmadı. Bir kişi daha yokluğunun ezici gölgesi altında bıraktı gitti. "Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil" dediler; denedim. Sanki her biri başka bir parçamı alıp götürdü benden. O, bir süreliğine doldurdukları boşluktan daha büyük boşluklara terkettiler. Düşüyorum. Bir zamanlar sağlamca bastığım toprak kayıyor ayaklarımın altından. Anlamıyorum. Masallara mutlu sonları yazan kim? Prensler neden ata binmiyorlar artık? Çok baskınsın. Seviyordum. Biraz kibarlık lazım. Sigara içiyorsun. Biraz da futbol. Kilo aldın. Bazen de arkadaşlarım. Kafa dinlemeliyim. Yemek yapmadın mı? Kızlar bunu anlamaz. Teatral bir havada olup bitti her şey. Sözler vardı havada. Konamadılar. Anlaşamadık dedi giderken. Anlaşamadık değil sevgilim, anlayamadım.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)