14 Kasım 2010 Pazar
kitap yazma istegi
Ama ne yazmalıyım hiç bilmiyorum. "romance" denilen türde bir şey yazmayı denedim, hayattaki tecrübesizliğim tıkadı yolumu. Çoktan bitirmiş olduğum bir şey; yani lise hayatı hakkında yazmayı denedim. (El yazısıyla) 70 sayfa taslağım duruyor, devam etmeye gerek görmüyorum. Çünkü tamamen saçmalık. Çünkü televizyonu açsan her dizide karşına çıkacak, benzeri olayların farklı isimlerdeki karakterlere yüklenmiş hali. Onun altında Mina ya da X yazıyor olması bir şeyi değiştirmeyecek. Benden bir iz yok yazılarda. Hayal gücüm adı altındaki de oradan buradan toplanmış fotograf kareleri, izlediklerim, okuduklarım toplamı.
Montaigne'in "Denemeler"ini baş ucu kitabım yapmak istiyorum, deneme yazarı olmak istiyorum, ama hiçbir zaman onu sindirerek okuyacak kadar açık bir zihne sahip olduğumu düşünemiyorum ve erteliyorum durmadan. En realist olan yaklaşımım ise, adaşım Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Anıları" kitabının benzeri bir yazı kaleme almak olurdu, çünkü sadece kendimden ve düşüncelerimden bahsedebiliyorum yazarken. Aslında herkesin bunu yaptığına inanıyorum; ama ben henüz bunu başkasının dilinden anlatmayı ve diğer fikirlerimle kaynaştırmayı, daha da önemlisi bütün fikirlerimi sınıflara ayırıp bir kaç karakter yaratmayı öğrenmedim. Evet, benim fikirlerimden onlarca karakter çıkabilir, şu andaki dağınıklığıyla bile çıkabilir hem de. İşlenmesine çok da gerek yok.
Ne yazmalı bilmiyorum, bu büyük bir husus. Ama bütün enerjimi saatlerimi bir yazı işine verip, ortaya okunmaya değer bir şey çıkarmayı çok isterim. 50 kişi okuduğunda saçmalık olduğunu düşünsün; ama 51. kişi kendinden bir şeyler bulabiliyorsa orada bu iyi; ama 51. kişi okuyup hayatında değişikliğe gidebiliyorsa bu mükemmel; ama 51. kişi yazdıklarımla aydınlanabiliyorsa işte bu her şeye değer.
Sanırım editöre ihtiyacım olur her şeyden önce. Çünkü düşüncelerimin hiç durmayan akışı içinde bir durup, onları cümlelere dökmeye çalışmak yeterince zor zaten. Ve bir de bu cümlelerin olabilecek en anlamlı ve yerinde kelimelerden oluşuyor olması gerekliliği, tamamen bir fren mekanizması.
Yine de kitap yazmak istiyorum. bütün o mühendislik safsatasını beynimin sağ lobunda bırakarak hem de. Solu yazmak istiyorum, içimdeki solu, akılcı değil yaratıcı ve sınır konulamayan gerçekliği.
İçimde felsefe, sanat ve edebiyata dair ne varsa bütünleşip kağıtlara dökülsün. Onları karşımda görmek istiyorum.
18 Ekim 2010 Pazartesi
sınav dönemi
13 Ağustos 2010 Cuma
yazasım geldi
hüzünlerimi bir parça aşkla değiştir
uzun bir aradan sonra yazasım geldi. ayrıca yine uzun bir aradan sonra kendi istemim dahilinde yaşar dinliyorum.
bırak dudaklarından benler okunsun
bırak ellerim saçlarına dokunsun
ne yazayım onu da bilmiyorum. sabaha kadar oturduğum şu günlerimde duygularından arınmış halde otururken bir insan internette yayınlamak için ne yazabilir ki. birilerine belki şunu diyebilir
söz veriyorum her şey çok güzel olacak sadece sen ve ben
diyemiyorum. bir şeyler hissetmeyi bırakalı çok oldu. duygularımı geri kazanmaya uğraşıyorum. bir kısmını kazandım sanki. duyguları maddeleştirdiğimizde geri alabiliyoruz onları, tamamen hormonal olduğunu düşündüğümüzde. kutsallaştırmadığımızda gözümüzde. basite indirgedim sevgiyi. birazcık kalp çırpıntısı sadece. bunu geri kazanabilirim elbette ki.
geri gelmeyen umutlar.
hayat her darbeyi sana değil umutlarına vuruyor aslında farkında değilsin. değiliz hiçbirimiz. zamanın her şeyi geçirmesi böyle. zamanla sıyrılıyorsun umutlarından, yaralı kısımlar onlarla beraber geride kalıyor.
belki de herkes farklıdır. insanları küçümsememeli. herkes kendisinin özel olduğunu düşünürken hele...
insanlarla iyi geçinmenin reçetesi varmış evet. reçeteye uygun yaşayabiliyorum kimi zaman.
evet yine o cümleye geldim, oradan oraya anlamsızca atlarken aslında günlerdir aklımda dönüp duran cümleye geldim. "artık insanları daha az seviyorum." bu böyle.
bu bir çeşit nefret değil, insanlıktan nefret ettiğimi düşündüğüm zamanlar da oldu. bencilliklerini, içlerindeki nefreti açıkça görebildiğim zamanlar. onlardan biri olamayacağımı, hep yalnız olacağımı sanırdım.
bir dönem de aslında insanları çok sevdiğimi, ama bu uzaklaşmanın kendimi sevmememden kaynaklandığını sandım.
kendi tahlillerimi yazabilirim sayfalarca. zaten bir tek kendimi yazabildiğimi farkediyorum.
ama niye yayınlıyorum zırvalarımı. bilmiyorum.
ve neden Büyük Harfleri sevmiyorum onu da bilmiyorum.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Ahmed Arif ve Şiirleri
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylım bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.”
Hasretinden prangalar eskittim cümlesini beynimize, kalbimize kazıyan şair Ahmed Arif’ten bahsetmek gereğini duyuyoruz yıllardır. Kendi zamanını aşan söylemi onu hangi zamanda olursa olsun okunur kılıyor ve onu anlayabilmek için şiirlerine bakmamız yetiyor. Kendini, hayatını, en önemlisi de hayata bakış açısını malzeme yapmış şiirlerinde. Ahmed Arif kimdir, neyi düşünür, nasıl yaşar sorularının cevabı dizelerinde saklıdır.
Ahmed Arif’in şiiri deyince akla ilk olarak gelen özellik yüksek sesle okunan şiir olmasıdır. Ne herkesi hoş tutma kaygısı güder, ne de yazmış olmak için yazılmıştır onun şiirleri. İnsanlara mesaj vermek ister, kendi doğrularını herkese anlatmak ve olan bitenin farkına varılması amacı güder. “ ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda’ / Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile / Fedayı kabul etmektir, / Cennet yapabilmek için seni, / Yoksul ve namuslu halka.” Fikirlerini sunar, eleştiride bulunur. Onun için yiğitlik, söylediği gibi, vatanı için çalışmaktır, ama sadece kendi yaşaması için de değil, bütün halkın yaşaması için. Cümlelerinin arasında halkın o günkü yoksul halini de belirtir, ama okurken bu yoksulluğun o insanları yücelttiğini de düşünürüz. Yoksulluğu ve yoksulluğu yeren insanların aksine, o halkın yoksul kesimine de saygı gösterirdi. Küçük burjuvazi diye adlandırdığı insanlardan uzak durması onun şiirinin bu hali almasının sebeplerinden biri. Kendi de Garip akımından etkilenmemesini bu şekilde açıklar zaten: “Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerin paralelindeydi. Oysa ben Doğuluydum. “Az gelişmiş” değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum.” Görüş benzerliğinden dolayı, Nazım Hikmet’i çok takdir etse de, Ahmed Arif kendi tarzını oluşturmuş, kendi sesini duyurmayı başarabilmiş bir şair.
Ahmed Arif şiirlerinde de söylediği gibi, Anadolu’nun şairi. Diyarbakır doğumlu ve hayatının büyük kısmını Anadolu’da geçirmiş. Kendi fikirlerini toprağıyla besler ve Anadolu şiirinde de: “Utanırım, / Utanırım fıkaralıktan, / Ele, güne karşı çıplak... / Üşür fidelerim, / Harmanım kesat. / Kardeşliğin, çalışmanın, / Beraberliğin, / Atom güllerinin katmer açtığı, / Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, / Kalmışım bir başıma, / Bir başıma ve uzak. / Biliyor musun?” Nazım’la en büyük farkları da budur zaten. Nazım, İstanbul’da yaşar ve orada yaşayanlara seslenirken, Ahmed Arif, tüm Anadolu insanlarına, içinde yetişmiş olduğu aşiretlere de seslenir. Hatta, Adiloş Bebenin Ninnisi’nde aşiret yaşantısının bir kısmını açıkça yazmıştır. Bundan gocunmamaktadır. Umudun dağlarda olduğunu düşündüğü zamanları da görürüz şiirlerinde. “Ama hesap dağlarladır, / Umut dağlarla.”
Ahmed Arif’in şiirleri hapiste kaldığı dönemde, kişilik kazanımını tamamlamıştır, hatta en vurucu şiirleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Hapishane hayatını anlatır bazı şiirlerinde, ve bu şiirler onun dört duvar ardındayken bile umudunu yitirmediğini gözler önüne serer. Kendisi hiçbir şey yapamasa da gençliğe güvenmektedir. Bütün bir insanlığın özgürlüğünü kazanmasını, kendi özgürlüğünün önüne koyar. Tüm umutlarına, güzel günler beklentilerine karşın, geçirdiği zor günleri de yazıya döker bazen. “Akşam erken iner mahpusaneye. / Ejderha olsan kar etmez. / Ne kavgada ustalığın, / Ne de / çatal yürek civan oluşun. / Kar etmez inceden içine dolan, / Alıp götüren hasrete.” Ama yine aynı şiirde yazar umutlarını da. “Ve dışarda delikanlı bir bahar, / Seviyorum seni, / Çıldırasıya…”
Ahmed Arif şiirinde doğuyu, aşiretleri, eşkiyalık olarak çağrışım yapabilecek dağa çıkmaları, hapis hayatını, zincirleri, prangaları, kavgaları görmekteyiz. Ama tüm bunları özgürlük, eşitlik kavramlarını kitlelere ulaştırabilmek amacıyla kullanır. Yaşadığı ortamı, aşiretleri reddetmez, evet; ama onun “namus” adı altında insan öldüren, mantığa sığmayan şeyler yapan biri olduğunu düşünemeyiz bile çünkü, onun doğululuğu “kirve, kardeş, kanla bağlı olmaktır”, “birbirine karışan tavukları”, “pasaporta ısınamayan içi”dir. O doğu – batı ayrımına düşenlerden değil, doğuyu geride bırakanların karşısında olanlardandır. Yoksul olmak gibi aşiret olmak da ayıp değildir onun gözünde.
“Bu ne ayıp, ne de yasak, / Öyle bir gerçek, kendi halinde, / Belki, yaşamama sebep…” Davası uğruna yaşayan adamın cümleleri bunlar. Gelecekten, gençlikten, okurlarından, insanlıktan beklentisi onu ayakta tutar. Bir an önce kurtulmak ister içinde boğulmak üzere olduğu karanlıklardan. “Hani, kurşun sıksan geçmez geceden, / Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık… / Ve zehir – zıkkım cıgaram. / Gene bir cehennem var yastığımda, / Gel artık…” Sevgilisine yazar gibi yazılmıştır bu satırlar. Özgürlük dev bir özlemle beklenir. Yılları alır bu bekleyişi de. Fikirleri yıllar geçtikçe değişmemiş, hatta güçlenmiştir. “Nasıl da yılları buldu, / Bir mısra boyu maceram… / Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, / Bilmezler nasıl sevdik, / İki yitik hasret, / İki parça can.” Ahmed Arif şiirlerinde sadece siyasi söylemi değil, insanı hedefler. İnsanları, tarihi, felsefeyi bir iki cümlede doğayla birleştirir. Doğayı da yazar, onu işleyen “yüreği çatlamayan” işçileri de.
Ahmed Arif’in ve onu tanıyan, onun şiirlerine bulaşan herkesin ortak kanısı; onun bir Anadolu delikanlısı, “dostuna yarasını gösterir gibi / bir salkım söğüde su verir gibi / öyle içten / öyle derin” bir Çukurova yiğidi olduğu yönünde. Hayatı boyunca ideallerinden şaşmamış ve özüne sadık kalmış. Devrimci ruhunu her durumda ön plana çıkarırken, geleceğe olan umutlarını da bu ruha bağlamıştır. “ ‘Umutsuzluğa düşmek’ ise bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bu bir kural, bir ilkedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur.”
Ahmed Arif'in hem türk edebiyatına hem de türk siyasetine yeni bir soluk getirdiği rahatlıkla ifade edilebilir. Bu yenilik, ne üslubuyla, ne de şiirinde kullandığı ideolojisiyle alakalıdır; sadece bu ikisini kaynaştırması, birinden diğerine geçişleri, anlatmak istediği fikirleri, halkın şivesiyle yazabilmesiyle ilgilidir. Ayrıca şiirlerindeki “sen”in yerine hem bütün insanları, hem davasını, hem de sevgilisini koyabilir olmak, bunların hepsini şiirinde bütünleştirmiş olması, onun üslubunu ustaca geliştirdiğinin de göstergesi bir yandan.
25 Mart 2010 Perşembe
Sabahattin Ali ve Karakterleri
Karakterlerin her biri ayrı birer kişilik sergiledikleri için teker teker ele alınmaları gerekir. “Kamyon” hikayesindeki, İzmir’e doğru yola çıkan gençle başlamak istiyorum. Hikayede genellikle olduğu gibi isim kullanılmamıştır, hikaye boyunca “delikanlı” diye bahsedilen gencin, en belirgin özelliği, dönemini birebir yansıtabilen kişiliğidir. Köylü kesimin cehaletini ve büyük şehre yaklaşımını temsil eder. Eğer İzmir’e gitmeyi başarabilirse, ailesinin geçim sıkıntısını biraz olsun hafifletebileceğini düşünmektedir. Bu düşüncesi de sağlam temellere dayanmamaktadır. Etrafındaki insanlara sorup, duyduklarına göre hareket etmektedir. İzmir’e nasıl gidebileceğini öğrenirken, bir zamanlar şoför muavinliği yapmış bakkalın oğlu: “Ülen, sen deli misin? Otomobile de para mı verilirmiş?” demesi bize gencin, tecrübesizliğini de anlatır. Nitekim, o döneme baktığımızda köy insanı sadece kendi tarlasına, hayvanına bakar, gerisini düşünmezmiş. Şimdiki bilgi akışını bir yana bırakıyorum, nasıl yolculuk edileceğini bile bilmemeleri dikkate değer. Delikanlının, diğer insanlara yaklaşımına, yine kamyonun arkasına doluşmuş insanlara kısa bir bakışta; dönemin sosyal yapısına dair hemen fikir kazanabiliyor olmamız, Sabahattin Ali’nin ustalığının bir göstergesi. Kamyon sahibinin şoföre, şoförün de kamyonun arkasındakilere emirler verdiği bir hiyerarşik düzenin içinde buluyoruz kendimizi. “Şoför yüzünü buruştururak indi.” veya “Zaten dizleri üzerine çömelerek anca sığışabilen yolcular hem: “olmaz, buraya nasıl sığar!” diye söyleniyorlar, hem de her setre pantolunun emrine itaate alışık bir tavırla birbirlerini iterek yer açıyorlardı.” cümlelerinde durumdan memnuniyetsiz olmalarına rağmen, değiştirmek için hiçbir çaba göstermediklerini anlıyoruz. Toplumsal bir kabulleniş söz konusu. Yaşam onlar için sistemli bir şekilde akıp gidiyor, olanları kabullenerek hayatlarına devam ediyorlar. Hikayenin sonunda delikanlı taşıdığı umutlarla beraber ölüp gittiğinde bizde de bir trajediyle karşılaşmışız duygusu uyanmıyor; tıpkı köyün insanları gibi, bunu hayatın akışında karşımıza çıkan herhangi bir olaymış gibi karşılıyoruz.
Bir diğer hikayede köy atmosferinden çıkıp Berlin’e gidiyoruz. Şehirden manzaralar, kalabalıklar ve akıp giden hayatın tasviri çok başarılı. Ama tabii ki Sabahattin Ali bizi köyden koparmıyor, köyün ve köylünün sorunlarına bu sefer farklı bir ortamda değiniyor. Hikayeyi birinci ağızdan anlatan kişinin, hikayenin kahramanı olduğunu düşünüyoruz başlangıçta ve tüm hikayenin köyle bağlantısının, bu adamın Berlin’den uzakta geçirdiği 4 senede, köyden köye gezmesi olduğunu sanıyoruz. Oysa ki, kahramanın zoraki bir çekingenlikle masasına davet ettiği adam bütün çelişkileriyle beraber köyün manzarasını bize sunuyor. Bu sefer, köyden çıkan gencimiz bir önceki gibi cahil de değil. Köyden çıkıp diş hekimliği okumaya Bükreş’e gitmiş, şehir hayatının canlılığıyla beraber köyden gelen köklerini de yaşatmış. Öncelikle kahramanın köyden şehre okumaya gitmesi zamane koşullarındaki değişimin farkına varmamızı sağlıyor. Bir önceki hikaye, daha önce yazılmış ve daha cahil bir döneme değinirken, “Ses” kitabındaki “Köstence Güzellik Kraliçesi” hikayesi nispeten daha gelişmiş bir dönemi işaret eder. Ama köylüler hala saflığını korumaktadırlar. Bükreş’ten gelen genç, Köstence’de güzellik kraliçesi seçilen kızı anlatırken: “İhtimal etrafımda bu kadar tabii mahluklar görmüş olmadığım için bu kızın yanı bana ılık ve gürültüsüz bir köşe gibi görünüyordu.” diyor, Sabahattin Ali’nin kaleminde; köy insanındaki dinginliğin güzelliğini, bu kız temsil ediyordu. Bu iki insan arasında ilişkinin de saflıkla başladığını ve aradan geçen zaman sonunda, şehre taşındıklarında boyut değiştirdiğini görüyoruz. Bağlılıkları hala sürüyor, insanları yutan şehir yaşantısında birbirlerine destek çıkıyorlar ama ilişkileri de yıpranmış ve kirlenmiş. Şehirdeki karmaşa hayatlarını da sarmış durumda. Sabahattin Ali tarafların umutsuzluğuyla atmosferi ilişkilendirmeye hikayenin en başında başlamış. Berlin’e 4 senelik aradan sonra dönen anlatıcı, şehrin ışıklarının, seslerinin ve insanlarının üstüne üstüne geldiğini tasvir ediyor. Onlardan kaçmak, biraz nefes alabilmek için şehir yaşantısından uzaklaşmaya çalışıyor. Üstü kapalı bir köyü arayış yol açıyor bu insanlarla karşılaşmasına da. Her ikisinin de gözlerinde köyün masumluğunu görebiliyor. Dış görünüşlerine ise şehrin yorgunluğu yansımış. Bu hikayenin Türkiye’de geçmiyor olması da bize köy edebiyatının evrensel yönünü gösteriyor.
“Mehtaplı Bir Gece” hikayesinde, iki hikayenin belirgin karakteristiklerini de görmekteyiz. Önce Sabahattin Ali, ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu bir kere daha farketmemizi sağlıyor. Adamın kanıksamış tavırları, “Buracıkta ölebilirim!” diye düşünmesi, kendine ölecek sakin bir yer araması; Sabahattin Ali’nin diğer hikayelerindeki ölüme alışıklığı hatırlatıyor. 5 senesini memleketinden uzakta, geçim sıkıntısıyla geçiren kahramanımızın anılarında ve düşüncelerinde köy hayatı önemli yer tutar. Adamın ölümden tek korkusunu, yine bir köy alışkanlığıyla, “Köyde ölen sığırlara, atlara ve diğer hayvanlara, gündüz kargaların ve gece çakalların nasıl üşüştüklerini ve ertesi gün o leşten nasıl birkaç parça kırmızı renkli kemikten ve birkaç tutam kıldan başka bir şey kalmadığını çok görmüştü. Farkında olmadan şimdi onu bu korku avucuna almış bulunuyordu.” cümleleriyle açıklar Sabahattin Ali. Devam eden cümlesinde şehrin yabancılaştırıcılığına değinmektedir: “Kim olduklarını, ne olduklarını bilmediği ve kendisine bir çakal veya bir karga kadar yabancı bulduğu bu adamların ihtimal onu aynı şekilde dideceğini, tanınmaz hale sokacağını sanıyordu.”. “Hasta”nın dayısına sığındığı paragraflarda da yazarın ideolojisine dair fikir edinmekteyiz. Toplumsal bir sorun olan sınıf çatışmalarına da değinmiştir bunca temanın arasında. Köylünün saflığı bir önce bahsedilen hikayedeki gibi köyden gelmiş bir kadının saflığında temsil ediliyor. Kadın dış görünüşündeki çirkinliğine rağmen, adama elinden geldiğince yardım etmiş. Adamın açıkça belirtilmemiş memleket özlemi, kadının misafirperverliğinde dindirilmiştir. Adam ilk defa ölmek istememektedir. “Bu yüzde, şimdiye kadar hiçbir insanda rastlamadığı bir alakanın izleri, bir kardeş, bir ana, bir sevgili alakasının ifadesi vardı.” sözleriyle huzurunu dile getirir kahramanımız ve hikayenin sonunda; “… belki senelerden beri ilk defa olarak, sakin ve tatlı bir uykuya daldı.”
Sabahattin Ali’nin kahramanları herhangi bir köye gitsek karşımıza çıkacak insanlardan birkaçı. Doğal bir anlatım seyri içinde verilmiş onların geçim sıkıntıları, ekonomik koşulların yaşamları üzerindeki belirleyici etkisi. Köyden kente göçler ve bunun karakterlere etkisi hikayelerdeki baskın temalardan bir tanesi. Köylünün akıp giden hayatına hikayelerde değinen Sabahattin Ali, toplumsal sorunlara köylü ekseninde yaklaşarak, farkındalık yaratmak istemiş diyebiliriz. Ne yazık ki; dönemin koşulları tarafından ağır şekilde cezalandırılır. Ve bize sadece ezilen insanların çaresizliklerini harika biçimde işleyen metinleri kalır.
11 Mart 2010 Perşembe
TARİHE DÜŞEN İLK KIVILCIM: YAZI
Tarih yazıyla başlar, hepimiz çocukluğumuzdan beri bu cümleyi öğrenmiş, sorgulamadan tekrarlamışızdır. Neden yazıyla başlar tarih? Yazıyı önemli kılan nedir? Tarih gibi bir bilime yol açmış olması yazının hangi özelliğinden kaynaklanmaktadır? Bu soruların kesin cevaplarını veremeyiz; ama yazıyla ilgili göz önünde bulundurulması gereken en önemli gerçek, zamanı kökten değiştirebilme kabiliyetidir. Bilginin saklanması, daha da önemlisi aktarılması yüzyıllardır süregelmiş gelenekleri sarsmıştır. Sadece deneyime dayalı bilgi, sözle saklanmıştır, kullanılmayan bilgiler başka biri, bir kere daha tecrübe edinceye kadar karanlıkta kalmıştır. Haliyle, sadece somut ve faydalı bilginin geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yazının bulunuşuyla beraber o yan yana gelen şekiller dizisi insanlığın kaderini değiştirmiştir. Günümüzde, teknolojideki önü alınamayan gelişmeleri düşündüğümüzde yazının önemini ya da yazıyı bulmanın ne kadar kritik bir adım olduğunu unutmuş gibi davranıyoruz; oysa biz farketmesek de yazının önemi katlanarak artmış ve hayatımızdaki yerini sağlamlaştırmıştır.
Sırtımızı dayadığımız değerlerin bize nasıl aktarıldığını hiç düşündünüz mü? Yaşayış tarzımızı etkileyen şeyin birilerinin yazdığı yazılar olduğunu farkettiniz mi? Pozitif bilimlere yazı sayesinde ulaştığımız ve şu anda yaşamakta olduğumuz hayatın alt yapısını bu bilimlerin ve dolaylı olarak yazının oluşturduğu su götürmez bir gerçektir. Böylesine tartışmasızca kabul edilen bir konuya değinmeyeceğim. Bunun yerine, herkesin özgür iradesiyle seçmiş olduğunu düşündüğü siyasi görüşlerinin ya da hayata bakış açısının aslında önceden düşünülmüş ve bizlere öğretilmiş olduğu fikrini destekliyorum. Biz, her ne kadar kendi fikirlerimizi ve düşünme gücümüzü kullandığımızı iddia edersek edelim, bu fikirlerin tohumunu atanların dünyadaki koşullar ve bu koşulları öğrenebilmemizi sağlayanın da yazı olduğunu düşünürsek, fark ediyoruz ki; aslında biz yazılmış olanları değerlendirip, uygun bulduğumuz fikirleri benimsiyoruz ve onlar beynimizin birer ürünüymüş gibi davranıyoruz. Bu, artık dünya çapında kanıksanmış bir fikir olmasaydı; günümüzde bilgiye bu kadar hızlı ve bu kadar farklı yollarla ulaşamazdık.
Bilginin dağıtımı konusunda para çok önemli bir unsur haline geldi. Artık bilgilerini daha fazla insana ulaştırabilen bilginin kaynağı olma hakkını elinde tutuyor ve bu da toplumsal doğru anlayışımızın parayla ölçülebilir olduğu anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, parası çok olan insanlar doğru ve yanlış kavramlarına hükmetmekteler. Bu konuyu artık hepimizin yaşamının bir parçası haline gelmiş olan televizyon ve gazeteler ekseninde ele almak istiyorum. “Niçin televizyon izliyorsunuz?” diye bir anket yapılsa, en yüksek orandaki cevap; “Olup bitenlerden haberdar olmak için.” olurdu. İnsanın temel ihtiyaçlarından biri sürekli çevresiyle iletişim halinde olmak, yani kendi deyimleriyle “olan bitenden haberdar olmak”tır. Bu ihtiyacın karşılanmasında televizyon, gazete ve son zamanlarda kullanımı hızla yaygınlaşan internet önemli rol oynamaktadır. İnsanlar bu araçların kitleler üzerindeki etkilerini gözlemlemeye başladıklarından beri, hepsi haberdar etmenin yanı sıra fikir benimsetme amacıyla da kullanılmaya başlanılmıştır. Önceleri gizlice yapılmaya çalışılan tüm bu fikirleri kitlelere yayma işlemleri günümüzde açık bir şekilde yapılmakta, hatta bu iş ticarete dökülmektedir. Reklam yapma, yayımlama veya televizyonlarda yayınlama ve kitle iletişim araçlarına reklam alma işleri ciddi bir pazar haline gelmiştir. İnsanlar daha etkili reklamlar yazabilmek için yüksek öğrenim görmektedirler. Bir malın insanlar tarafından beğenilmesini sağlamak insanları etkilemeye çalışmanın en basit yollarındandır.
Kitle iletişim araçlarıyla fikir pazarlaması yapmanın nasıl olabileceği sorusunu düşündüğümde ve bunun için biraz gözlemler yaptığımda aklımda 2 kelime canlandı. Her şeyi özetleyen bu iki kelime: “önem sıralaması”. Gazeteler, internet haberciliği ve televizyonlar; hepsi insanların görselliğine hitap edecek şekilde tasarlanmış. Gazetenin kapak tasarımıyla, siyasi görüşleri arasındaki ilişki o kadar aleni ki. Mantığı, çok basit; ama bir o kadar da başarılı. Önemli buldukları, insanların görmesini istediklerini haberleri ortaya, büyük puntolarla yazıyorlar. İnsanın beyninin akışına kapılan düşünceler, siz onların doğru olmadığını düşünseniz bile “önemli” kategorisinde sınıflandırılıyorlar. Bunu örneklemek gerekirse, gündemi meşgul eden Elazığ depremiyle ilgili; hükümet karşıtlığıyla bilinen “Bir Gün” gazetesi, başlığın altına manşet olarak “YALAN SÖYLÜYORLAR.” cümlesini attı. Alt başlık olarak da yine dikkat çekici şekilde “Hükümet kerpici suçladı ancak deprem riski önceden haber verilmiş. Kadir Topbaş, “Kamu binalarını güçlendirdik” dedi ancak yalnızca 3 hastane güçlenmiş.” cümleleri yer aldı. Hükümet karşıtı görüşlerini saklamaktan çekinmeyen Bir Gün gazetesinin başlığına göz atan bir insan, yukarıda yazmış olduğum cümleyle karşılaşacak ve hükümetin bir yanlışına tanık olacaktır. Tabii ki de, bütün insanların fikirlerini bir anda değiştirip herkesi hükümet karşıtı yapmaya yetmeyecek yazılanlar ama olumsuzlukların böyle vurgulanması bir süre sonra insanlarda soru işaretlerine yol açacaktır. Öte yandan karşıt görüşlü bir gazeteye göz attığımda karşılaştığım cümleler: “HELİN’İ HAYATTA TUTTULAR.” Aynı gün, aynı konu ve yine büyük harflerle yazılmış başka bir başlık. “Yeni Şafak” gazetesi olaya kişisel kahramanlık hikayeleri anlatarak yaklaşmış, alt başlıkta “Depremle sarsılan Elazığ yaralarını sarmaya çalışırken, geride inanılmaz kurtuluş hikayeleri kaldı. Yatakta aralarında uyuduğu anne ve ninesi ölen 10 günlük Helin bebek enkazdan sağ çıktı.” cümleleriyle insanların dikkatini hükümetin ihmalkarlığındansa, işin magazinel boyutuna çekmeyi amaçlamıştır. Hükümetin ihmalkarlığını gündeme getirmekten kaçınan diğer bir gazete “Zaman” da bu konuda “15 günlük Helen bebek enkazdan sağ kurtuldu.” başlığını yan haber olarak atmıştır. (www.tumgazeteler.com) İnsanların dikkatini çekmeyi amaçladıkları haberler, görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya çalıştıkları haberler olmuştur. Gazetelerin siyasi görüşlerini açık açık belirttikleri ortamdan sonra, bu konuda televizyon haberlerine danışmak benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu belirtmeden geçemeyeceğim. Tamamen izleyici kaygısıyla aynı olay hikayeleştirilmiş, çekici bir dille süslenmiş ve dramatik bir fon müziği eşliğinde insanların beğenisine sunulmuştur. İnsanların olan bitenden haberdar olma anlayışı, çocukluklarında gece yatmadan önce anlatılan masallara dönmüş ne yazık ki. İnsanlar bunları dinleyip uykuya dalacakmış gibi davranıyorlar ve onlara böyle davranmaları gerektiği de yine televizyonlardan öğretiliyor. Özellikle televizyon haberlerinin insanlara düşünecek hiçbir şey vermemeleri günümüzde en çok yaşanan durum. Olaylar üzerine kafa yormayı unutmuş gibiler, herkes Helen bebeği izleyip, enkaz görüntülerine, ölen kişi sayısına bakmakta; kimisi ağlamakla yetinirken, kimisi de hükümete kızmakta. Başka suçlular bulanları tenzih ediyorum. Amacım konu hakkında yorumlarımı dikte etmek değil, insanların düşünmesini beklediğimi belirtmektir. Bu yazıda bile insanların hayata bakış açılarında değişiklik yapma amacı barınıyorsa, kitle iletişim araçlarının da aynısını yapmalarından daha doğalı yok aslında.
Göz attığım Ermeni tasarısı ile ilgili haberlerde de, olaylı geçen Bursaspor – Diyarbakırspor maçından sonra da aynı şeylerle karşılaştım. Gazeteler bu olaya verdikleri öneme göre kapakta bir yer vermişler, kendi inandıkları şeyler doğrultusunda başlık atmışlar ve köşe yazılarıyla görüşlerini desteklemişlerdi. Köşe yazarlarının, yazdıkları gazeteye aidiyet duygularının çok yüksek olduğuna inanıyorum, bu yüzden bir yazar başka bir gazeteye geçtiğinde hep çok şaşırmışımdır. Görüş ayrılıkları yaşayabilirler; ama daha çok para kazanacağı için gazete değiştiren yazarlar sanki halkına ihanet eden liderler gibiler. Gazetenin okuyucularıyla paylaştığı görüş birliğinin köşe yazarları üzerinden olması bende hep onlar lidermiş de, okuyucular onları takip ediyormuş hissi uyandırıyor. Silah yerine cümleleriyle savaşan liderler onlar. Gerçi, günümüz siyasetinde rol oynayanların da hitabet yeteneği en güçlü kişiler olduğunu göz önünde bulundurduğumda, köşe yazarlarının en etkili silahı kuşandıklarını düşünüyorum.
Basının kitleleri yönlendirme gücünden en çok faydalanan da hükümet olsa gerek. Halkın desteğini arkalarından hiç çekmemek için yaptıkları iyi şeyleri açıklamaları kabul görüyor. Ama işin bir de öteki boyutu var. Üstünü kapatmak istedikleri bazı gerçekler konusunda, halkın tepkisini çekmemek için başvurdukları en etkili yöntem de yapay ve geçici gündemler yaratmak. Kitle iletişim araçlarının gündem yaratma gücünü bu amaçları doğrultusunda kullanıp etkili olabiliyorlar. Halkın zaaf gösterdiği konuları ortaya atmak, yeni bir tartışma konusu yaratmak kısa sürede binlerce insanın ilgisini çekiyor. Gündem denilen “yeni olaylar yaratan canavarın” peşine düşen yazarlar, muhabirler ya da her türlü basın-yayın organı bu yeni konuda fikirlerini dile getirmeye başlıyorlar. Burda basının insanları peşinden sürükleme gücünün yanı sıra, hükümetin gündem vasıtasıyla basına etki etme gücünün farkına varıyoruz. Temeline yazıyı oturtan bu sistem günümüzde o kadar gelişmiş ve karmaşıklaşmış ki, kimin kime etki ettiğini takip edemiyoruz, emin olduğumuz tek şey; tüm bu fikirlerini kabul ettirmenin yazı vasıtasıyla yapıldığı. Artık bir kişinin çıkıp sadece konuşarak, anlatarak fikirlerini kabul ettirmesi o kadar zorlaştı ki. Bilginin yayılma hızının artmasıyla, insanların bu durumdan faydalanmanın yollarını aramaya başlamaları eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ve bu süreç hızlanarak devam ediyor. Tüm bu bilgi akışının sonu, insanlığın da sonu mu olacak merak ediyorum.
Tarih devirlerinin yazıyla başladığını göz önünde bulundurduğumuzda; yazının bilimle doğrudan ilişkilendirilmesi yanlış olmaz. Bilginin dağıtılması yazıyla ve teknolojinin diğer olanaklarıyla sağlanmakta ve daha çok kişiye ulaşan, diğer bir deyişle daha çok yazılan, basılan ve dağıtılan bilgilerin etkisinin arttığı gözlenmektedir. Toplumsal değer yargılarındaki kökten değişimler, görüşlerin çeşitliliği; dağıtılan bilgilerin çokluğuna ve taraflılığına dayanabilir. Günümüzün basın-yayın organları fikirlerini kabul ettirme yarışına girmişken ve bunu yapmak için de görselliği kullanarak bilinçaltımıza işlemeye çalışırlarken, bu çeşitliliklerde azalma ve eski çağlardaki gibi tek bir cemaat çatısı altında toplanma söz konusu bile olamaz.
11 Ocak 2010 Pazartesi
başlık koymak zor iş
Bir de insanlara benim günlük yazdığımı yani serbest konuda yazı yazma işine yeni başlamadığımı söylemiştim. Belirtmeliyim ki günlüğüme asla böyle şeyler yazmıyorum :) Yine saçmalıyorum ama bütün korkularımı ele veren karamsar bir yapıda gelişiyor yazı. Belki zamanla kendi zırhlarımı indirmeye karar verir buraya da o tarz yazılar yazarım ama henüz değil. Bekleyenlere ve okuyanlara bu açıklamayı borçluyum sanırım.
Bu tarz bir saçmalamayı sonuna kadar okumaya sabretmiş herkese sevgilerimi yolluyorum..... :)
5 Ocak 2010 Salı
ilkler...
Yazılarımda demek istemiyorum, yazı çalışmalarımda(!) görüşmek üzere...