11 Mart 2017 Cumartesi

eski sevgiliye şiir

Önce yabancıydılar
Çekingenlikle atılan ilk adımlar,
İlklerin tazeliğinin çekiciliği bağladı
Yakınlaştırdı onları
Bir yeşil sehpanın üstüne utangaçlıklarını sıyırdılar
Bir olmak demediler ilk once
Diyemediler
Beraberlikti
Ayrı ruhların bir arada zaman geçirmesi

Güzel de geçti zaman ha
Tarih öncesinden beri gelen tutkuların alevine bir kibrit de onlar çaktılar
Tutkuda aşklar ortaya çıkıyordu
Konuşulmuyordu bağlılıklar

Ah o konuşulmayanların getirdiği uçurumlar
Aşk
Bir çocuğun yaptığı kağıttan uçaklar misali
Sürekliliği sadece şans eseri
Kağıt uçak direndi uçurumlara

Eşyanın tabiatı
Kağıt uçak düşecekti ya
Üflediler, koştular, yakaladılar
Defalarca uçurdular yeniden

Yoruldum dedi adam
Artık sıkıldım bu kağıt uçaktan
Durdu zaman
Kadın bir kalp çizdi üstüne
İçi boş yamru yumru resim estetiğinden yoksun bir kalp
Birer şiir daha olur bu kalpten çıkarılan anlamlar
Ama çakışamadılar
Bir ortak noktayı paylaşamadılar

Bir hayali paylaşamadılar

1 Haziran 2014 Pazar

selfie üzerine

Şu trend denilen şey nasıl bir şeydir ki insanları tamamen kendi içinde çelişkili, mantıksız bireyler olmaya zorluyor.
Daha birkaç aya kadar bu kadar yakından çekme çok korkunç, diye bağrışan kızlarımızın, gülümsemeye bile yeltenmeyen fotolarla ilgisiz görünen erkeklerimizin hepsi ellerinde telefon kendi suratlarına iki karış uzaktan fotograflar çekip bundan gurur duyuyorlar. Bunun mutlaka toplum/kitle psikolojisinde açıklaması vardır; ama ben asla anlamayacağım ve gözlerimi devirerek bakmaya devam edeceğim.
Trend... Peh.

Dipnot: eskiden telefonlarda öndeki kamera bile yokken fotograf makinesiyle görmeden kendi fotograflarımı çekerdim, tripod vs kullanarak da kendimi çekerdim. Artık nefret ediyorum. (meaning: I took selfies before it was cool!)

22 Kasım 2012 Perşembe

kültür günü

öğlen 2'de uyanarak başladığım kültür gününü çok yorgun noktaladım. "Düz mühendis" olmayalım dedik, kültürel bir şeyler yapalım dedik. öldük. ben öldüm. kültürden önce bilinç günü yapmalıydım sanırım, tek öğünde çılgıncasına fast-food ve tatlı yemek beni bitirdi. midem, gözlerim ve beynim aynı anda çığlık atıyorlar.
en başa dönersek, on kere saati ertelemenin sonunda, 2'de uyanarak günün kötü gideceğini garantiledim çünkü kahve içecek zamanım yoktu. koşturmaya ve her sabancı müzesine gittiğimde yağan yağmura rağmen kendimi dinç hissediyordum, heyecanlıydım sergi için. hayal kırıklığına uğradım! Monet sergisine gittik. hepimizi empresyonist yetiştirmişler!!! adam kendi başına bir akım başlatmış, çok değerli, milyonlarca insanı etkileyen resimler yapmış; ama benim takdirimi kazanamadı. adamın bilinçaltısal gördüğü çalışmayı biz resim öğretmenlerimizden görmüşüz, rastgele bir kaç çizgiyle yaprak deseni vermeyi, karalamaların arasında çiçek resimleri çıkarmayı hep denemişiz. adamı takdir ettiğim tek konu bunu ilk yapması oldu. yani herkesin gördüğünü çizdiği dönemde ben bilinçaltısal çalışacağım, ışıklarla uğraşacağım demek anlamlı. ama adam öyle anlamlı değil. tam bir keyif adamı. almış tuvali gitmiş, manzara resimleri yapmış, 10 sene uğraşıp nilüferler yetiştirmiş sonra onları çizmiş, ne denir ki şimdi. bilemiyorum. sürrealizm beni daha çok tatmin etmişti, empresyonizm otur 0!
müzeden taksime geçip bahsi geçen düşüncesiz yemek yemek yemek yemekten sonra kültür gününün ikinci basamağı olan tiyatroya geçtik, ben kendimi doğa ve çiçek resimlerinden koparıp insan ilişkilerine hazırladım, çünkü izleyeceğimiz oyun kadın-erkek ilişkisi hakkında iki kişilik bir oyundu. derinlemesine ilişki analizi beklerken, 2 saat süren bir ayrılık sahnesiyle günün ikinci hayal kırıklığını yaşamış oldum. zaten oyun boyunca saatime baktığım da farkedilmiş. üçüncü ve en büyük hayal kırıklığım, hatta bu kelime yetmez, öfkem ise izleyiciyeydi. oyunun bir kısmında karakterler sarhoştular ve adam kadınla zorla birlikte olmaya çalışıyordu, yerlere yatırdı ve bu sırada geçen dialoglara çoğunluğu kadın olan bütün seyirci, kahkaha attı. adamın hakaretleri ve kadına uyguladığı baskı yine kahkahayla karşılandı. hele bütün aşağılamalara gülen bir kadın vardı ki, benim de içimden ona şiddet uygulamak geçmedi değil.
dönüşte tramvayda kitap da okuyarak kültür gününü noktalamış oldum. yoruculuğuna rağmen, mutlu bir gündü. benim sevgili okurlarım(!) size açık davet, güzel bir oyun bulun, haber verin, gidelim izleyelim. yeni kültür günleri yapalım. ve bu yazıyı da sergideki en sevdiğim monet tablosuyla noktalayalım: http://www.istanbul.com/Files/l/2012/10/8/7233_3934_S2.jpg

4 Ekim 2012 Perşembe

fikirde seçicilik (ya da onun gibi bir şey)

sosyal medya şudur budur denilip duruyor, sonunda kararımı verdim. sosyal medya fikir bombardmanıdır. normal fikirlerin çarçur edilmesini geçtim, bütün fikirler hatta ideolojiler harcanır durumda. adam yıllarını verip harika bir kitap yazmış mesela, ya da yıllarını bir ideoloji kurmaya, bir felsefik düşünce ortaya çıkarmaya adamış, bizim nesilden ortalama bir genç onu facebookta paylaşmış, ortalama gencin arkadaşları ise bir anlık bir hoşlanmadan sonra "thumbs-up" demiş, geçip gitmiştir. daha da acı vereni saçma sapan bir resmin altına yazılan şiirler, güzel sözler ama şu an konu o hiç değil.

az evvel yine facebookta bir arkadaşın paylaştığı bir resim tanıdık geldi. resimdeki insanın sözü not düşülmüş altına. 2 tane de like var (tabii bu sözden çok insana bağlı olan bir şey ya, yine dağıtmak istemiyorum ortalığı (konudan konuya atlamamam beğenildi çünkü (mutlu oldum))) ben, o resmi gençken gazetede görmüştüm. kesip şiir defterime yapıştırmıştım. çok etkilenmiştim çünkü. şu anki düşünce karmaşamı en çok etkileyenlerden biridir. üzerine düşündüm, adamın hayatını nasıl değiştirir bu felsefe diye, ya da örnekler düşündüm, kendimi bu fikre göre nasıl değiştirebileceğimi vs. bu düşünmelerin tümü için fazlasıyla zamanım vardı. şimdi ise düşünme süreci sadece bir alttaki "post"'a geçinceye kadar sürüyor. yani tam ne kadar çok anlam barındırıyor bu söz derken bir yandan da sayfayı aşağı doğru indirirken bir anda diyorlar ki "aaaa X yeni fotolar yüklemiş", "vay Y yine avrupa'da olduğunu göze sokan bir status girmiş", "Z checked-in Bağdat Cad." Teknoloji gelişti ama biz bahsettiğim aradaki 10 saniyede güzel bir fikri benimseyecek kadar gelişemedik.

bu yakındığım fikir yağmuruna bir şemsiye de açabilir insan, fikirler akar gider gözünün önünden. belki bir damlası içeri sıçrar da onu değerlendirir. ama bu da istediğim şey değil tam olarak. gerçekten istediğim tüm bu fikirler arasından değerlendirilebilir olanı seçip alıp özümseyebilmek. dünyanın en zor işlerinden belki de. facebookun dedikodusal faktörleri bir yana, bu durumu twitterda somut olarak gözlemliyorum aslında. gerçekten kayda değer şeyler yazabilenleri takip etmek, yani iyi seçilmiş bir takip listesi bu işi çok kolaylaştırabilir aslında. ama biliyoruz ki mesele en güzel tweetleri okumak değil, en çok "follower" sayısına sahip olmak. daha fazla yorum bile yapamıyorum...

not: bu iş hoşuma gittiği için bunun altına da zamanında kıymeti bilinmemiş bir ressamın tablosunu ekliyorum, belki biz de şu anda sosyal medyada böyle bir dehayı görmezden geliyoruzdur. http://en.wikipedia.org/wiki/File:VanGogh_Bedroom_Arles1.jpg

14 Eylül 2012 Cuma




Ben de Oğuz Atay hakkında uzun uzun yazabileyim isterdim. Tehlikeli Oyunlar'ı bitirdim bugün. Tüm söyleyebileceğim bir kere daha okuyacağım. Bu adam tam bir deha, keşke daha çok kitabı olsaydı. Her sayfası üzerinde tek tek durulmaya değer sanki, alıntılar yapmak istiyorum bütün kitabı alıntılamak mesela. Burada benim yazılarımı okuyacak kadar sabırlı olup hala bir Oğuz Atay hikayesi bile okumamış olan varsa hiç durmasın, alsın okusun düşünsün! Size şimdi tek bir alıntı yapacağım, o da bir köşe yazarından. Oktay Akbal bu aşağıdaki cümleleri 1977'de Cumhuriyet'te yazmış, muhtemelen yazdığı en anlamlı cümlelerden.


“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz.”


not: konuyla ilgili yine bir tablo koymak istedim. kitabın bir kısmında Leonardo da Vinci'nin Son Yemek (The Last Supper) tablosundan da bahsediliyor, hikayeyi Hikmet çok güzel anlatmış, tablo ise: http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Leonardo_da_Vinci_(1452-1519)_-_The_Last_Supper_(1495-1498).jpg

28 Ağustos 2012 Salı

boşluk

benim yazmamam blogumu unuttuğumdan değil, tamamen bomboş bir hayat sürdüğümden. stajdan çıktığımdan beri markete gitmek dışında evden dışarı adım atmıyorum neredeyse. (ha istisnai olarak dün denize gittim ve bugün tüm gün istakoz gibi dolaştım, suratım hala kıpkırmızı.) bütün zamanımı dizi izleyerek geçiriyordum. bari şu içimden gelen sürekli diziye sarma isteği geçsin amacıyla aralıksız dizi izledim ve evet biraz bastırıldı bu istek. böylece film izlemek için yer açtım kendime. 
o bu şu değil de imdb'nin top 250 listesinden bir film olan "into the wild"'e karşı tarifsiz duygular içindeyim. tarifsiz çünkü anlayamıyorum kendim de. filmi beğenip beğenmediğime karar veremedim, görüntülerin hoşluğuna dayanarak 8 puan verdim. alaska da "tamamen doğal" bir yaşam sürmeye çalışan chris'in hikayesi gerçekmiş (güya). doğal iyidir, organik domates hoştur falan ama bütün insani ilişkilerini keserek alaskada yaşama fikri fazla ütopik, ***dikkat spoiler*** :) filmin sonunda ölmeseydi iyice sinirlenirdim zaten, nedir bu gerçekdışılık diye. insanın modern araç gereçler olmadan daha da önemlisi herhangi başka bir insan olmadan yaşayabileceğine inanmıyorum. sevgili chris, o sevimli hippilerle yaşamaya devam etmeliydin. kristen stewart denilen mimiksiz saçma kız, bilinen adıyla bella(!) sana aşık oldu zaten yaşar giderdiniz. gerçi bana kalsa en başında yola çıkamazdım; hala evde anlamsız anlamsız oturmamdan anlaşıldığı üzere. ***
tabii internetimin indirme hızı tüm zamanımı filmlerle doldurmaya yetmediği için, internette geçirdiklerimi de bırakıp kitap okumaya döndüm. iki aydır elimde oyuncağa dönmüş olan "çanlar kimin için çalıyor"'u bitirdim. kitaptan çıkardığım iki ders var:

  • çeviri çok önemli!
ben bir akıllılık edip ucuz diye saçma bir yayınevinin versiyonunu almıştım. çevirmenin cümleleri beni öldürdü!!! bu kadar uzun yoldan anlamsızca anlatılmazdı cümleler. dahası konuşmaların yarısındaki ispanyolca ve fransızca cümleleri çevirmemiş, adamların muhabbetindeki birkaç cümle yabancı. Que va! bunun da anlamını bilmiyor arkadaş, adamlar da sürekli que va diyorlar. sonra seslenmeler, ünlemler hepsi ispanyolca kalmış falan, çıldırdım. bu da bana ders olsun, sizin de kulağınızda bulunsun. gerçi benim cümlelerime katlanıyorsanız, ona da katlanabilirsiniz.
  • insanın öğreneceği çok şey var!
kitap ispanyol iç savaşı zamanında geçiyordu, bir köprü yıkmaya gönderilen robert jordan'ı ve orada örgütlediği bir çingene-gerilla çetesini anlatıyordu. ispanyolları zerre kadar sevmem hiç ilgilenmemişimdir, ama ispanyol iç savaşını hayatımda ilk defa duyuyor olmam çok büyük saçmalık. bütün her şeyin her detayını asla öğrenemezsin ama bir şeyler bilmek zorundasın. senelerce gördüğümüz tarih dersine küfrettim yine. osmanlının bütün savaşlarını tarihleriyle bütün detaylarıyla görüp durduk, şimdi hiçbiri aklımda bile değil. biraz daha yakın tarihi modern dünyanın şekillenmesini görmeliydik. 1936-1939 arasında olan bu savaş hitlerin yayılmasına da katkı sağlamış hem de. daha da önemlisi picasso'nun guernica tablosu bu savaşı anlatıyormuş. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Guernica_(tablo) ) bu tabloyu kaç kere görmüşümdür internette, kaç kere puzzle'ını almaya kalkıp vazgeçmişimdir ama onun bu savaşla daha da önemlisi herhangi bir savaşla ilgili olacağını hiç düşünmezdim.
bütün insanların bütün deneyimlerinin ve daha önemlisi bu deneyimlerin hayattaki bir sürü şeyle bağlantılarının birer bilgi oluşturduğunu düşününce gözüm korkuyor. evrenin genişlemesi misali, bilgiler de hızla artıyor, yetişmek imkansız. ama yine de öğrenmeye değer milyon şey olması hayatla ilgili en güzel şey.
not: lütfen genel kültür kapsamına giren şeyler gelsin karşıma, akışkanlar mekaniği hakkındaki bilgileri almasam olmaz mı nolur nolur!!!

4 Temmuz 2012 Çarşamba

day

wake up
dress
eat
drink
traffic
drink
check email
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
comics
check email
eat
drink
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
traffic
traffic
shopping
eat
facebook
dizimag
sleep