25 Mart 2010 Perşembe

Sabahattin Ali ve Karakterleri

Sabahattin Ali, 41 yıllık yaşamına sığdırdığı birçok roman, şiir, oyun yazılarının arasında öyküleriyle dikkat çekmeyi başaran bir yazar olmuştur. Öyküleri, sergilediği toplumsal duruşunun kanıtı niteliğindedir. Yazar, köyü ve köylüleri kimi zaman gözlemci, kimi zamansa eleştirel bir bakış açısıyla mercek altına almıştır. Onun hikayelerindeki köylülerden her biri, hatalarıyla, doğrularıyla, yaşantıları ve düşünce yapılarıyla başlı başına bir karakter oluşturur. Biz, bireylerin toplumla, çevreyle ve birbirleriyle ilişkilerini ele alırken, onların kişiliği hakkında fikir sahibi olmuş oluruz.
Karakterlerin her biri ayrı birer kişilik sergiledikleri için teker teker ele alınmaları gerekir. “Kamyon” hikayesindeki, İzmir’e doğru yola çıkan gençle başlamak istiyorum. Hikayede genellikle olduğu gibi isim kullanılmamıştır, hikaye boyunca “delikanlı” diye bahsedilen gencin, en belirgin özelliği, dönemini birebir yansıtabilen kişiliğidir. Köylü kesimin cehaletini ve büyük şehre yaklaşımını temsil eder. Eğer İzmir’e gitmeyi başarabilirse, ailesinin geçim sıkıntısını biraz olsun hafifletebileceğini düşünmektedir. Bu düşüncesi de sağlam temellere dayanmamaktadır. Etrafındaki insanlara sorup, duyduklarına göre hareket etmektedir. İzmir’e nasıl gidebileceğini öğrenirken, bir zamanlar şoför muavinliği yapmış bakkalın oğlu: “Ülen, sen deli misin? Otomobile de para mı verilirmiş?” demesi bize gencin, tecrübesizliğini de anlatır. Nitekim, o döneme baktığımızda köy insanı sadece kendi tarlasına, hayvanına bakar, gerisini düşünmezmiş. Şimdiki bilgi akışını bir yana bırakıyorum, nasıl yolculuk edileceğini bile bilmemeleri dikkate değer. Delikanlının, diğer insanlara yaklaşımına, yine kamyonun arkasına doluşmuş insanlara kısa bir bakışta; dönemin sosyal yapısına dair hemen fikir kazanabiliyor olmamız, Sabahattin Ali’nin ustalığının bir göstergesi. Kamyon sahibinin şoföre, şoförün de kamyonun arkasındakilere emirler verdiği bir hiyerarşik düzenin içinde buluyoruz kendimizi. “Şoför yüzünü buruştururak indi.” veya “Zaten dizleri üzerine çömelerek anca sığışabilen yolcular hem: “olmaz, buraya nasıl sığar!” diye söyleniyorlar, hem de her setre pantolunun emrine itaate alışık bir tavırla birbirlerini iterek yer açıyorlardı.” cümlelerinde durumdan memnuniyetsiz olmalarına rağmen, değiştirmek için hiçbir çaba göstermediklerini anlıyoruz. Toplumsal bir kabulleniş söz konusu. Yaşam onlar için sistemli bir şekilde akıp gidiyor, olanları kabullenerek hayatlarına devam ediyorlar. Hikayenin sonunda delikanlı taşıdığı umutlarla beraber ölüp gittiğinde bizde de bir trajediyle karşılaşmışız duygusu uyanmıyor; tıpkı köyün insanları gibi, bunu hayatın akışında karşımıza çıkan herhangi bir olaymış gibi karşılıyoruz.
Bir diğer hikayede köy atmosferinden çıkıp Berlin’e gidiyoruz. Şehirden manzaralar, kalabalıklar ve akıp giden hayatın tasviri çok başarılı. Ama tabii ki Sabahattin Ali bizi köyden koparmıyor, köyün ve köylünün sorunlarına bu sefer farklı bir ortamda değiniyor. Hikayeyi birinci ağızdan anlatan kişinin, hikayenin kahramanı olduğunu düşünüyoruz başlangıçta ve tüm hikayenin köyle bağlantısının, bu adamın Berlin’den uzakta geçirdiği 4 senede, köyden köye gezmesi olduğunu sanıyoruz. Oysa ki, kahramanın zoraki bir çekingenlikle masasına davet ettiği adam bütün çelişkileriyle beraber köyün manzarasını bize sunuyor. Bu sefer, köyden çıkan gencimiz bir önceki gibi cahil de değil. Köyden çıkıp diş hekimliği okumaya Bükreş’e gitmiş, şehir hayatının canlılığıyla beraber köyden gelen köklerini de yaşatmış. Öncelikle kahramanın köyden şehre okumaya gitmesi zamane koşullarındaki değişimin farkına varmamızı sağlıyor. Bir önceki hikaye, daha önce yazılmış ve daha cahil bir döneme değinirken, “Ses” kitabındaki “Köstence Güzellik Kraliçesi” hikayesi nispeten daha gelişmiş bir dönemi işaret eder. Ama köylüler hala saflığını korumaktadırlar. Bükreş’ten gelen genç, Köstence’de güzellik kraliçesi seçilen kızı anlatırken: “İhtimal etrafımda bu kadar tabii mahluklar görmüş olmadığım için bu kızın yanı bana ılık ve gürültüsüz bir köşe gibi görünüyordu.” diyor, Sabahattin Ali’nin kaleminde; köy insanındaki dinginliğin güzelliğini, bu kız temsil ediyordu. Bu iki insan arasında ilişkinin de saflıkla başladığını ve aradan geçen zaman sonunda, şehre taşındıklarında boyut değiştirdiğini görüyoruz. Bağlılıkları hala sürüyor, insanları yutan şehir yaşantısında birbirlerine destek çıkıyorlar ama ilişkileri de yıpranmış ve kirlenmiş. Şehirdeki karmaşa hayatlarını da sarmış durumda. Sabahattin Ali tarafların umutsuzluğuyla atmosferi ilişkilendirmeye hikayenin en başında başlamış. Berlin’e 4 senelik aradan sonra dönen anlatıcı, şehrin ışıklarının, seslerinin ve insanlarının üstüne üstüne geldiğini tasvir ediyor. Onlardan kaçmak, biraz nefes alabilmek için şehir yaşantısından uzaklaşmaya çalışıyor. Üstü kapalı bir köyü arayış yol açıyor bu insanlarla karşılaşmasına da. Her ikisinin de gözlerinde köyün masumluğunu görebiliyor. Dış görünüşlerine ise şehrin yorgunluğu yansımış. Bu hikayenin Türkiye’de geçmiyor olması da bize köy edebiyatının evrensel yönünü gösteriyor.
“Mehtaplı Bir Gece” hikayesinde, iki hikayenin belirgin karakteristiklerini de görmekteyiz. Önce Sabahattin Ali, ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu bir kere daha farketmemizi sağlıyor. Adamın kanıksamış tavırları, “Buracıkta ölebilirim!” diye düşünmesi, kendine ölecek sakin bir yer araması; Sabahattin Ali’nin diğer hikayelerindeki ölüme alışıklığı hatırlatıyor. 5 senesini memleketinden uzakta, geçim sıkıntısıyla geçiren kahramanımızın anılarında ve düşüncelerinde köy hayatı önemli yer tutar. Adamın ölümden tek korkusunu, yine bir köy alışkanlığıyla, “Köyde ölen sığırlara, atlara ve diğer hayvanlara, gündüz kargaların ve gece çakalların nasıl üşüştüklerini ve ertesi gün o leşten nasıl birkaç parça kırmızı renkli kemikten ve birkaç tutam kıldan başka bir şey kalmadığını çok görmüştü. Farkında olmadan şimdi onu bu korku avucuna almış bulunuyordu.” cümleleriyle açıklar Sabahattin Ali. Devam eden cümlesinde şehrin yabancılaştırıcılığına değinmektedir: “Kim olduklarını, ne olduklarını bilmediği ve kendisine bir çakal veya bir karga kadar yabancı bulduğu bu adamların ihtimal onu aynı şekilde dideceğini, tanınmaz hale sokacağını sanıyordu.”. “Hasta”nın dayısına sığındığı paragraflarda da yazarın ideolojisine dair fikir edinmekteyiz. Toplumsal bir sorun olan sınıf çatışmalarına da değinmiştir bunca temanın arasında. Köylünün saflığı bir önce bahsedilen hikayedeki gibi köyden gelmiş bir kadının saflığında temsil ediliyor. Kadın dış görünüşündeki çirkinliğine rağmen, adama elinden geldiğince yardım etmiş. Adamın açıkça belirtilmemiş memleket özlemi, kadının misafirperverliğinde dindirilmiştir. Adam ilk defa ölmek istememektedir. “Bu yüzde, şimdiye kadar hiçbir insanda rastlamadığı bir alakanın izleri, bir kardeş, bir ana, bir sevgili alakasının ifadesi vardı.” sözleriyle huzurunu dile getirir kahramanımız ve hikayenin sonunda; “… belki senelerden beri ilk defa olarak, sakin ve tatlı bir uykuya daldı.”
Sabahattin Ali’nin kahramanları herhangi bir köye gitsek karşımıza çıkacak insanlardan birkaçı. Doğal bir anlatım seyri içinde verilmiş onların geçim sıkıntıları, ekonomik koşulların yaşamları üzerindeki belirleyici etkisi. Köyden kente göçler ve bunun karakterlere etkisi hikayelerdeki baskın temalardan bir tanesi. Köylünün akıp giden hayatına hikayelerde değinen Sabahattin Ali, toplumsal sorunlara köylü ekseninde yaklaşarak, farkındalık yaratmak istemiş diyebiliriz. Ne yazık ki; dönemin koşulları tarafından ağır şekilde cezalandırılır. Ve bize sadece ezilen insanların çaresizliklerini harika biçimde işleyen metinleri kalır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder