25 Mayıs 2011 Çarşamba

Αθήνα, Θεσσαλονίκη, Καβάλα, Ξάνθη, Κομοτηνή

Hayır, İngilizce'den sonra Yunanca blog yazmayacağım, ama Yunanistan'ı anlatacağım size.

Yurt dışına çıkacağım diye fırsat kolluyordum uzun zamandır, bilirsiniz. Sonunda yakaladığım bir tur fırsatıyla Yunanistan'a gittim. İşte bu da gezi yazımdır.


Αθήνα(Athina) ilk durağımız oldu. Atina'yı tek kelimeyle anlatmam gerekse "ev" derdim. Belki bütün gece uykusuzluktan sonra varmanın huzuru, belki İstanbul'la bazı benzerlikleri, belki sükuneti bilemiyorum, Atina'da kendimi evimde hissettim. (yazının bu kısmı tur grubuna eleştiriler içermektedir, gezilecek yerleri öğrenmek isteyenler bir alt paragrafa geçebilir!) Gruptakilerin Türk milliyetçiliği, etrafta gördükleri Yunan bayraklarına sinirlenmeleri ve "buralar hep bizimdi" muhabbetleri (ki bu da bilinçaltıma evdesin fikrini sokmuş olabilir) yüzünden sinir katsayılarım biraz yüksekti. Oysa Yunanlılar çok sakin insanlar. Herkes hayatını düzene sokmuş durumda, sokaklarda hızlı adımlarla yürüyen kalabalıklar yok, aslına bakarsanız sokaklarda kalabalıklar hiç yok, herkes evine çekilmiş. Normalde bugünlerde öğrenci eylemleri çok yoğun olduğu halde bizim şansımıza o gün eylem yoktu. Sakin caddelerde dolaştık.
Atina'da ilk olarak Türk Limanı denilen, onların ise micro dedikleri limana gittik, tur rehberimiz, Yunan mahallesinde bizi Alman Cafe'sine yerleştirip, Türk kahvesi ısmarlatarak ironinin kralını yaşatmış oldu. Ben muhalifim ya hani, girmedim cafeye, elimde fotograf makinesi, sağda solda gezindim, balıkçı teknelerinin yanına gidip "Kalimera" dedim. Nereden olduğumu söylediğimde o beklenen düşmanlık yoktu, hatta çok sevimliydiler. Daha sonra yine o limana oldukça yakın olan Paşa Limanına geçtik, ki oranın ismi aynı kalmış. Bu iki limanın birbirinden, hatta bu iki limanın Fenerbahçe marinasından hiçbir farkı yoktu.

Daha sonra tabii ki Acropolis'e geçtik. Herkesin hayran kaldığı antik tiyatro kısmına, ben daha kanıksamış olarak yaklaştım, çünkü orası da Aspendos'un aynısı. Geri kalanı da Efes. Bütün dünyayı birbirine benzetmek amacında değilim, ama kendimi yeni bir şey görüyor gibi hissedemedim. Hatta adamlar bütün bir ülkeyi turizmle geçindirebiliyorken, biz bunu neden yapamıyoruz diye üzüldüm. "Bizde de var ondan yeaa" diye dolaşmak yeterli değil, bundan para kazanabilmek lazım.
Hani her yol Bağdat'a çıkar ya, Atina'da da her yol Parlamento binasına çıkıyor. Şehri turladığımız sırada en az on kere gördüğüm Parlamento binası önünde, askerlerin nöbet değişimini izledik.

Askerlerin eteklerindeki 400 parça, Yunanistan'ın Türklerin boyunduruğunda kaldığı 400 yılı ifade ediyormuş. Kalabalıktan heyecanlandığını düşündüğüm askerin nöbet kulübesinin 2 adım uzağında kalması, komutanın ters bakışlarıyla çaktırmadan yana seğirtmesi ise harikaydı. Parlamento'nun yakınlarında olan üniversite binaları birer şaheser. Şehrin her yanında heykeller var. Avrupa'nın sanat kavramının büyük çoğunluğunu oluşturan heykellerin Türkiye'de gördüğü muamele bir kere daha üzdü hepimizi.
Atina'da trafik denilen kavram çok az. Işıklar ya da bizim otobüsün çıkamadığı yerler yüzünden oluşan kuyruklar var, ama sanırım bütün arabaların kornalarını sökmüşler! Bizim otobüsün çıkamaması ise şoförün beceriksizliğinden değil -aksine anlatmaya değer bir şoförümüz vardı- sokakların darlığı yüzünden. Anayollar ne kadar genişse, aralardaki caddeler bir o kadar dar. Zaten büyük oranda motosiklet kullanılıyor Yunanistan'da, otobanlarda arabalardan daha az para ödüyorlar, aradaki caddelerde rahatça geziniyorlar. Araba almak yerine kaliteli motosiklet almayı tercih eden binlerce insan var. Ortalıkta gezinen arabalar ise genelde Citroen ayarında arabalar. Smart'ın en önemli pazarı Yunanistan. Kamyon boyutlarında jiplere rastlamak imkansız. Toplu taşıma ise genelde troleybüslerle yapılıyor, şehrin her yanı direklerle ve elektrik telleriyle dolu. Trafiğin olmamasına çok alışmışken, bir dizi arabanın biriktiğini gördük akşama doğru, kavşaktan bisikletliler geçiyordu. Trafik ışığı kırmızıya döndüğü halde geçmeye devam eden bisikletliler tahminimce 200den fazla sayıdaydılar. Sonradan öğrendik ki, akaryakıt zammını protesto ediyorlarmış. Bisikletlerle arabaların yolunu kesme, bir protesto için en ideal yöntemdi adeta.

Ertesi gün Selanik'e geçtik, Yunanca adıyla Thessaloniki(Θεσσαλονίκη). Tabii ki Atatürk'ün evini gördük, bunun aynısı da Türkiye'de var diyemeyeceğim. Maneviyatı yüksek alanların aynısı olamaz malum. Aristo meydanında yeniden heykeller, etrafı gezmece, oradan sahile inip Beyaz Kuleye gitmece. Etrafta turist olduğunuzu anlayınca yanınıza gelen zenciler(siyah insanlar) var, ellerindeki renkli iplerden bileklik örüp para kazanıyorlar. 4€ istedikleri için bilekliği reddettim tabii. Bir tanesi rap yapar tarzda bir dansla yanıma geldi "hey baby how are you" diye. İtiraf etmeliyim ki Türkiyede olsa kaçardım, ama aksine elimdeki adresi gösterip ona yol sordum, orada bir cadde aramaktaydım, bu bizim sokak dansçısı gayet kibar bir şekilde yol tarif etti sonrasında. Sevdim Yunan insanlarını.

O gece İskeçe'ye döndük. Xanthi(Ξάνθη) denilen bu sahil kasabası harikaydı. Cumartesi gecesi, gençler içmiş, insanlar sarhoş ama hala sakinler. Kavga gürültü yok. Çok içselleştirdim İskeçeyi. Zaten halkının neredeyse yarısı Türkmüş. Sınıra baya yakın bir kasaba çünkü. Türklerin, Türk bayrağı asmaları kesinlikle yasak, ama orada anladığım kadarıyla gayet rahat bir yaşantıya sahipler. İskeçe, geceleri aynı İnkumu gibi kokuyor; İnkumu özlemim sevdirdi bana o kasabayı, bunu burada itiraf ediyorum.

Kurabiyesiyle meşhur Kavala(Καβάλα) ise benzeri olmayan bir şehirdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın evi ve tabii ki heykeli ziyaretimiz sonrasında ben gruptan ayrılıp; sadece arka taraftan gördüğümüz kiliseye daldım. Fotograf çekmek yasak olmasına rağmen dayanamadım.

Her taraf çizgi film desenleriyle ve balonlarla süslenmişti. Bir adamın yanına yaklaşıp "What are you celebrating for?" dedim ve o tarihi an. Annemlerle geyik konusu yaptığımız o an adamın cevabıyla başladı. "No English, ich weiß nur Deutsch" dedi! Ben de bist du Deutsch diye sordum utanmadan. Adam Yunanlıymış ama Almanca biliyormuş, geri kalanı ise ben de hayal meyal. Çünkü adam akıcı bir Almancayla konuşurken, ben anlamaya çalışırken, biraz ingilizce, biraz Almanca, biraz Türkçe cümle kurarken çocuğunu vaftiz ettiklerini öğrendim. Çünkü adam benim anlamadığımı farkedince üst üste "Religion" ve "Geburtstag" dedi. Daha sonradan ise o kilisenin İstanbul dahil Batı Trakya ve Anadolu'nun en güzel Ortodoks kilisesi olduğunu öğrendim, en azından öyle söylediler. Yol üzerinde gördüğümüz meşhur Meryem Ana kilisesinden daha güzeldi mesela. Kavala, Türkler tarafından çok ziyaret edilen bir şehir. Adamlar Türklere alışmışlar, cafelerinde tavla oynayanlar var. Hatta yine kalimera dediğim bir yaşlı amca bana hoş geldin dedi bozuk bir Türkçeyle.
Kavala'nın ortasında surlar var, bizim Fatih civarındaki surlardan. Ve bu surların altında şehrin tam ortasında paslanmış bir levhada
| Konstantinopolis 460 > yazıyor.


Türkiye'ye dönmeden gördüğümüz son şehir ise Gümülcine(Κομοτηνή). Diğerlerinin yanında anlatmaya değer çok fazla yanı yok. %75 oranında Türk yaşamaktaymış, çünkü sınırdan 80 küsur kilometre uzaklıkta.

Acropolis'in suyunu içtiğim için, Yunanistan'da kalacağım (sınırdan geçtiğimde ise geri döneceğim) rivayetleri dolanmaya başladı yakınlarım arasında. Dönmem asla demeyeceğim, çok yaşanılası yerler. Kimbilir...


NOT: Yol boyu gördüğüm trafik levhalarının ve formüllerde sürekli kullandığımız latin karakterlerinin yardımıyla, Yunan yazı dilini çözmüş bulunuyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder