2 Mayıs 2011 Pazartesi

ladin hususundan çıkarımlar

Hani bugün itibariyle bütün Amerika çapında kutlanan bin Ladin'in vurulmuş olması hususu var. Önce şaşırdım ama saniye sonrasında iyi olmuş dedim geçti. Ve geçti yani. Tamam Amerikalı değilim, onlar kadar derinden etkilenmem olası değil ama; dünya çapında korkuya, öfkeye, vahşete sebep olan bir adamdan kurtulmak söz konusu olduğunda bu kadar duyarsız kalmam pek de hayırlı değil.
Az evvel vurulduğu evin videosunu izledim, her taraf harabeye dönmüş durumda. Binlerce insanın ölümüne sebep olan tek bir adamın vurulduğu ev, herkesin kutsal gördüğü ev bana göre sadece dağınık.
Sanırım duyarsızlaşmadan en çok yakınanlardan olmama rağmen, ona en çok maruz kalanlardan olmuşum aslında. Çok kötü bu gidiş çooook.

edit: kendi kendimi düzeltmem gereken husus şu ki: asla 'bir insan öldü, sevineyim' mantığında değilim. Ölüm cezalarına da karşıyım aslında, burada yakındığım duyarsızlığım; "benim için ölse de bir ölmese de bir" durumu.

28 Nisan 2011 Perşembe

ÖSYM

Gazeteler, televizyon kanalları, radyo haberleri, internet, otobüste geçen bir konuşma, arkadaşlar arası muhabbet... Bugünlerde hepsine birden konu olmayı başarabilen bir kurumu yeniden irdeliyoruz hep beraber, başlıktan anlayacağınız gibi ÖSYM'den bahsediyorum.
Hayatının en azından bir döneminde şu sınav sisteminde bir yanlışlık var dememiş olan bir T.C. vatandaşının bulunduğuna kimse beni inandıramaz. Hepimiz yıllarca bu ÖSYM'nin kaldırılması ya da değiştirilmesi gerektiğini savunduk, savunuyoruz. Varolan sınavın belirleyiciliğini, öğrencilere etkisini tartıştık, tartışıyoruz. Ama bu süreçte hiçbirimiz yapılan sınavdaki haksızlığın, birinci dereceden bir haksızlık olacağını, sorularımın çözümlerine dair yolsuzluklar yapılacağını düşünmezdik. En şüphecimiz bile aynı sene içinde KPSS, LYS ve ALES skandalının üst üste yaşanacağına inanamazdı. Bu kadar bariz olan kandırmacalar silsilesi halkı soruşturmaya yöneltti. İnsanlar çocukları, çocuklar gelecekleri için endişelenirken, alınan en önemli cevap: "ÖSYM Başkanının açıklamaları beni tatmin etti." oldu. Bu cümlede beni rahatsız eden şeyi bir türlü açıklığa kavuşturamamıştım, ta ki bugün gazete okuduğum bir köşe yazısında: "Bu kadar önemli bir olay karşısında hükümet, kendisiyle aslında hiçbir bağlantısı olmayan kurumu neden savunma ihtiyacı duyar? Neden, en üst düzeyde, 'biz kurumun başındaki kişilerin açıklamalarından tatmin olduk' der. Sınava onlar girmediğine göre onların tatmin olmasının zaten bir anlamı da olamaz." cümlelerini görene kadar.
Siyasetle bütün diğer her şey öylesine iç içe girmiş ki bu ülkede. Biz Laikliğin yanı sıra, eğitimin de devlet işlerinden ayrılması gerektiğini, sağlık hizmetlerinin, kamu hizmetinin, sivil toplumun, öğretmen atamalarının, her şeyin devlet işlerinden, siyasetten arınması gerektiğini savunmak durumundayız. Ama tüm bunları seçim propagandası amaçlı kullanır oldular, siyasiler coğrafyacı, tarihçi, iklimbilimci, arkeolog kesildiler başımıza. Bunların her biri hakkında, politikacıların sağda solda bulundukları beyanatlar değil, bizzat girmiş olduğum ALES'teki bir soru beni bunu yazmaya yöneltti.


Gücünü gözlem ve mizahtan alan öyküleriyle tanınmaktadır. Öykülerinde konuşur gibi yazmanın doğurduğu bir rahatlık ve akıcılık görülür. Toplumsal bozuklukları, çarpık kişilikleri ele alır. Küçük olayların anlatıldığı bu öykülerde yazar, iyimserlikten uzak ve bilgilendirmeye yönelik bir yol seçer.
Aşağıdakilerden hangisi bu parçada sözü edilen yazarın özelliklerinden biri olamaz?
A)Anlatımda doğallığa özen gösterme
B)Toplumun aksayan yönlerini konu edinme
C)Güldürü ögesinden yararlanmasını bilme
D)Okuru aydınlatmayı amaçlama
E)Toplumsal olayları yansız bir bakış açısıyla anlatma

Gördüğünüz gibi, cevap belli, toplumsal bozuklukları ele alan bir yazarsanız, çarpık kişiliklerin farkındaysanız, sizin tarafsızlığınızdan, hatta sizin tarafsızlığınızı bırakın, anlatım biçiminizin, bakış açınızın tarafsızlığından söz edilemez. Ve ben tabii ki, bu soruyu yanlış yaptım.

23 Mart 2011 Çarşamba

istatistik

korkunç bir başlık attığımın farkındayım, ama bahsedeceğim istatistik, o korkunç istatistik dersi değil:

Amerika Birleşik Devletleri 151
Türkiye 96
Japonya 18
Rusya Federasyonu 11
Çin 2
Avustralya 1

bu gördüğünüz benim ülkelere göre sayfa görünümü istatistiğim ve ilk tepkimi belirtmek istiyorum: OHA! ya blogspot fena halde benimle kafa buluyor, ya da benim uluslararası bir sayfam var ama haberim yok. Let me continue in English. I will not do it of course. Content would stay exactly the same but I never trust my English. Sorry fellows, and I already knew that you most probably clicked "the next page" and visited my place. "my place" dikkatinizi çekerim. "mein Platz" but Sorry Chinese people I can not speak in Chinese. Entschuldigungen Sie Chinesen und Chinesinnen. Neyse şımarıklığımı yeterince belirttiğime göre şaşkın mod.a geri dönebilirim. Neler oluyor burada!
Tamam mantıklı olan "Sonraki Sayfa" muhabbetini bir kenara bıraktım,
Varan 1: Amerikaya exchange'e giden arkadaşlarım sıkıntıdan benim blog'a sardılar.
Varan 2: Ben uluslararası alanda blog reklamımı yapıyorum farkında olmadan.
Varan 3: Şu DNS değiştirenler başka ülkelerin server'larına geçtiler.
Varan 4: Ben aslında ABD'de çok ünlüyüm ya.
İstatistiksel incelemelerime devam edeceğim. Her an dil değiştirmem olası.
Ah o listede bir Finli, bir İsveçli olsaydı.
Alman olsaydı da belki Almanca bir iki cümle ederdim. Mühim olan kalpleri kırılmasın.
Japonlar arrigato! watashiwa mina.


Internet Explorer 182 (65%)
Firefox 42 (15%)
Chrome 26 (9%)
Opera 14 (5%)
Safari 14 (5%)
Netscape 1 (<1%)

Bu da diğer bir istatistiğimiz, gördüğünüz gibi çoğunlukla IE kullanıcılarının dikkatini çekmişim. Buradan da karakter analizi yapardım ama sevgili takipçilerimi gücendirmek istemem.

öyle veya böyle birileri açıp benim blog'umu okuyor ya, ne mutlu bana. öpüyorum.

11 Ocak 2011 Salı

yattığım yerden teoriler

* zaman görecelidir bu benim değil einstein'in kuramı. ama bence -henüz tam olarak belirleyememekle beraber- bu zamanın göreceliliğinin grafiği çizilebilir. dış koşulları, zorunlulukları bir kenara bırakınca, günün her saatinin tamamen aynı değerde olduğu tatil ortamında kendimde gözlemledim ki, bir sarkaç misali zaman. bir noktadan başlıyor gittikçe hızlanıyor en hızlı olduğu noktadan sonra yine eşit zaman diliminde yavaşlamaya başlıyor. diğer dilimler için henüz kuramadım ama kendi açımdan akşam dokuzda bir hızlanma başlıyor, tam 12nin yani gece yarısının nasıl geçtiğini bile anlamıyorum ve yavaşlayarak gece 3e kadar devam ediyor, gece yine 4 gibi benim için zamanın durduğu anken -ki bunu gece 3 sabah 5 aralığı sayabilirim- sonrasında yine normale dönüyor, tam olarak simetrik veya periyodik veya düzgün bir grafik düşünemedim henüz, zaten üzerinde pek kafa yorduğum da söylenemez. ama böyle bir grafiğin var olduğunu ve insandan insana değişebileceğini ortaya atıyorum.

* insanın iletişim ihtiyacı yaşamını sürdürmesi için gereken temel ihtiyaçlardan biridir. her türlü ihtiyacı karşılansa da, eğleneceği ya da beklediği bütün ortamları elde etse de, bu ortamlarda diğer insanlar olmazsa kişi yaşayamaz. insanlar olsa bile iletişim kuramadığında, mesela bir görünmezlik durumunda yine de yaşamını devam ettiremez. birileriyle en azından görsel kontakta bulunmak insanın beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarıyla eş değerdedir.

14 Kasım 2010 Pazar

kitap yazma istegi

Filmler izlemekteyim kitap yazma isteğimi daha da tetikleyen filmler. Bu .txt formatındaki yazılardan, -daha da güzeli- daktilo çıktılarından sayfalarca olsun elimde. Kalın bir tomara benim elimden çıkmış olduklarını bilmenin heyecanıyla sarılayım. Üreteyim ve altına imzamı atabileyim.
Ama ne yazmalıyım hiç bilmiyorum. "romance" denilen türde bir şey yazmayı denedim, hayattaki tecrübesizliğim tıkadı yolumu. Çoktan bitirmiş olduğum bir şey; yani lise hayatı hakkında yazmayı denedim. (El yazısıyla) 70 sayfa taslağım duruyor, devam etmeye gerek görmüyorum. Çünkü tamamen saçmalık. Çünkü televizyonu açsan her dizide karşına çıkacak, benzeri olayların farklı isimlerdeki karakterlere yüklenmiş hali. Onun altında Mina ya da X yazıyor olması bir şeyi değiştirmeyecek. Benden bir iz yok yazılarda. Hayal gücüm adı altındaki de oradan buradan toplanmış fotograf kareleri, izlediklerim, okuduklarım toplamı.
Montaigne'in "Denemeler"ini baş ucu kitabım yapmak istiyorum, deneme yazarı olmak istiyorum, ama hiçbir zaman onu sindirerek okuyacak kadar açık bir zihne sahip olduğumu düşünemiyorum ve erteliyorum durmadan. En realist olan yaklaşımım ise, adaşım Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Anıları" kitabının benzeri bir yazı kaleme almak olurdu, çünkü sadece kendimden ve düşüncelerimden bahsedebiliyorum yazarken. Aslında herkesin bunu yaptığına inanıyorum; ama ben henüz bunu başkasının dilinden anlatmayı ve diğer fikirlerimle kaynaştırmayı, daha da önemlisi bütün fikirlerimi sınıflara ayırıp bir kaç karakter yaratmayı öğrenmedim. Evet, benim fikirlerimden onlarca karakter çıkabilir, şu andaki dağınıklığıyla bile çıkabilir hem de. İşlenmesine çok da gerek yok.
Ne yazmalı bilmiyorum, bu büyük bir husus. Ama bütün enerjimi saatlerimi bir yazı işine verip, ortaya okunmaya değer bir şey çıkarmayı çok isterim. 50 kişi okuduğunda saçmalık olduğunu düşünsün; ama 51. kişi kendinden bir şeyler bulabiliyorsa orada bu iyi; ama 51. kişi okuyup hayatında değişikliğe gidebiliyorsa bu mükemmel; ama 51. kişi yazdıklarımla aydınlanabiliyorsa işte bu her şeye değer.
Sanırım editöre ihtiyacım olur her şeyden önce. Çünkü düşüncelerimin hiç durmayan akışı içinde bir durup, onları cümlelere dökmeye çalışmak yeterince zor zaten. Ve bir de bu cümlelerin olabilecek en anlamlı ve yerinde kelimelerden oluşuyor olması gerekliliği, tamamen bir fren mekanizması.
Yine de kitap yazmak istiyorum. bütün o mühendislik safsatasını beynimin sağ lobunda bırakarak hem de. Solu yazmak istiyorum, içimdeki solu, akılcı değil yaratıcı ve sınır konulamayan gerçekliği.
İçimde felsefe, sanat ve edebiyata dair ne varsa bütünleşip kağıtlara dökülsün. Onları karşımda görmek istiyorum.

18 Ekim 2010 Pazartesi

sınav dönemi

hani final döneminde aklınıza yapılacak en faydalı(!) şeyler gelir ya. blog yazmak da benim için işte öyle bir şey. nispeten daha az önemli bir quiz arifesinde blog yazasımın gelmesi ve yazacak hiçbir şeyimin olmaması, bu çıkış noktamdı diyelim ve sanırım aylar sonra başka bir post'ta görüşmek üzere diye bitirelim.

13 Ağustos 2010 Cuma

yazasım geldi

gel benimle çok çok uzaklara
hüzünlerimi bir parça aşkla değiştir


uzun bir aradan sonra yazasım geldi. ayrıca yine uzun bir aradan sonra kendi istemim dahilinde yaşar dinliyorum.

bırak dudaklarından benler okunsun
bırak ellerim saçlarına dokunsun


ne yazayım onu da bilmiyorum. sabaha kadar oturduğum şu günlerimde duygularından arınmış halde otururken bir insan internette yayınlamak için ne yazabilir ki. birilerine belki şunu diyebilir

söz veriyorum her şey çok güzel olacak sadece sen ve ben

diyemiyorum. bir şeyler hissetmeyi bırakalı çok oldu. duygularımı geri kazanmaya uğraşıyorum. bir kısmını kazandım sanki. duyguları maddeleştirdiğimizde geri alabiliyoruz onları, tamamen hormonal olduğunu düşündüğümüzde. kutsallaştırmadığımızda gözümüzde. basite indirgedim sevgiyi. birazcık kalp çırpıntısı sadece. bunu geri kazanabilirim elbette ki.
geri gelmeyen umutlar.
hayat her darbeyi sana değil umutlarına vuruyor aslında farkında değilsin. değiliz hiçbirimiz. zamanın her şeyi geçirmesi böyle. zamanla sıyrılıyorsun umutlarından, yaralı kısımlar onlarla beraber geride kalıyor.
belki de herkes farklıdır. insanları küçümsememeli. herkes kendisinin özel olduğunu düşünürken hele...
insanlarla iyi geçinmenin reçetesi varmış evet. reçeteye uygun yaşayabiliyorum kimi zaman.
evet yine o cümleye geldim, oradan oraya anlamsızca atlarken aslında günlerdir aklımda dönüp duran cümleye geldim. "artık insanları daha az seviyorum." bu böyle.

bu bir çeşit nefret değil, insanlıktan nefret ettiğimi düşündüğüm zamanlar da oldu. bencilliklerini, içlerindeki nefreti açıkça görebildiğim zamanlar. onlardan biri olamayacağımı, hep yalnız olacağımı sanırdım.
bir dönem de aslında insanları çok sevdiğimi, ama bu uzaklaşmanın kendimi sevmememden kaynaklandığını sandım.
kendi tahlillerimi yazabilirim sayfalarca. zaten bir tek kendimi yazabildiğimi farkediyorum.

ama niye yayınlıyorum zırvalarımı. bilmiyorum.

ve neden Büyük Harfleri sevmiyorum onu da bilmiyorum.