28 Ağustos 2012 Salı

boşluk

benim yazmamam blogumu unuttuğumdan değil, tamamen bomboş bir hayat sürdüğümden. stajdan çıktığımdan beri markete gitmek dışında evden dışarı adım atmıyorum neredeyse. (ha istisnai olarak dün denize gittim ve bugün tüm gün istakoz gibi dolaştım, suratım hala kıpkırmızı.) bütün zamanımı dizi izleyerek geçiriyordum. bari şu içimden gelen sürekli diziye sarma isteği geçsin amacıyla aralıksız dizi izledim ve evet biraz bastırıldı bu istek. böylece film izlemek için yer açtım kendime. 
o bu şu değil de imdb'nin top 250 listesinden bir film olan "into the wild"'e karşı tarifsiz duygular içindeyim. tarifsiz çünkü anlayamıyorum kendim de. filmi beğenip beğenmediğime karar veremedim, görüntülerin hoşluğuna dayanarak 8 puan verdim. alaska da "tamamen doğal" bir yaşam sürmeye çalışan chris'in hikayesi gerçekmiş (güya). doğal iyidir, organik domates hoştur falan ama bütün insani ilişkilerini keserek alaskada yaşama fikri fazla ütopik, ***dikkat spoiler*** :) filmin sonunda ölmeseydi iyice sinirlenirdim zaten, nedir bu gerçekdışılık diye. insanın modern araç gereçler olmadan daha da önemlisi herhangi başka bir insan olmadan yaşayabileceğine inanmıyorum. sevgili chris, o sevimli hippilerle yaşamaya devam etmeliydin. kristen stewart denilen mimiksiz saçma kız, bilinen adıyla bella(!) sana aşık oldu zaten yaşar giderdiniz. gerçi bana kalsa en başında yola çıkamazdım; hala evde anlamsız anlamsız oturmamdan anlaşıldığı üzere. ***
tabii internetimin indirme hızı tüm zamanımı filmlerle doldurmaya yetmediği için, internette geçirdiklerimi de bırakıp kitap okumaya döndüm. iki aydır elimde oyuncağa dönmüş olan "çanlar kimin için çalıyor"'u bitirdim. kitaptan çıkardığım iki ders var:

  • çeviri çok önemli!
ben bir akıllılık edip ucuz diye saçma bir yayınevinin versiyonunu almıştım. çevirmenin cümleleri beni öldürdü!!! bu kadar uzun yoldan anlamsızca anlatılmazdı cümleler. dahası konuşmaların yarısındaki ispanyolca ve fransızca cümleleri çevirmemiş, adamların muhabbetindeki birkaç cümle yabancı. Que va! bunun da anlamını bilmiyor arkadaş, adamlar da sürekli que va diyorlar. sonra seslenmeler, ünlemler hepsi ispanyolca kalmış falan, çıldırdım. bu da bana ders olsun, sizin de kulağınızda bulunsun. gerçi benim cümlelerime katlanıyorsanız, ona da katlanabilirsiniz.
  • insanın öğreneceği çok şey var!
kitap ispanyol iç savaşı zamanında geçiyordu, bir köprü yıkmaya gönderilen robert jordan'ı ve orada örgütlediği bir çingene-gerilla çetesini anlatıyordu. ispanyolları zerre kadar sevmem hiç ilgilenmemişimdir, ama ispanyol iç savaşını hayatımda ilk defa duyuyor olmam çok büyük saçmalık. bütün her şeyin her detayını asla öğrenemezsin ama bir şeyler bilmek zorundasın. senelerce gördüğümüz tarih dersine küfrettim yine. osmanlının bütün savaşlarını tarihleriyle bütün detaylarıyla görüp durduk, şimdi hiçbiri aklımda bile değil. biraz daha yakın tarihi modern dünyanın şekillenmesini görmeliydik. 1936-1939 arasında olan bu savaş hitlerin yayılmasına da katkı sağlamış hem de. daha da önemlisi picasso'nun guernica tablosu bu savaşı anlatıyormuş. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Guernica_(tablo) ) bu tabloyu kaç kere görmüşümdür internette, kaç kere puzzle'ını almaya kalkıp vazgeçmişimdir ama onun bu savaşla daha da önemlisi herhangi bir savaşla ilgili olacağını hiç düşünmezdim.
bütün insanların bütün deneyimlerinin ve daha önemlisi bu deneyimlerin hayattaki bir sürü şeyle bağlantılarının birer bilgi oluşturduğunu düşününce gözüm korkuyor. evrenin genişlemesi misali, bilgiler de hızla artıyor, yetişmek imkansız. ama yine de öğrenmeye değer milyon şey olması hayatla ilgili en güzel şey.
not: lütfen genel kültür kapsamına giren şeyler gelsin karşıma, akışkanlar mekaniği hakkındaki bilgileri almasam olmaz mı nolur nolur!!!

4 Temmuz 2012 Çarşamba

day

wake up
dress
eat
drink
traffic
drink
check email
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
comics
check email
eat
drink
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
traffic
traffic
shopping
eat
facebook
dizimag
sleep

9 Şubat 2012 Perşembe

Düşen bir uçakta hiç ateist kalmaz.

Başlıktaki lafı duydunuz değil mi, eğer çevrenizde dindar biri varsa ondan duyma değil ama onun facebookunda görme olasılığınız baya yüksek. Nitekim benim de aklıma ilk olarak bu dindar arkadaşlar geldi, bu sözde espri onlarla özdeşleşmiş durumda benim beynimde. Hınzırca gülüyorlar ne güzel fikir diye. Oysa...
Oysa değil!
Ben bu ara boşluktan beynimin kıvrımları içinde gezintiye başladım. Outliers okuyorum. Kitabın adı bu, türkçeye çevirmemişler, çünkü dışarıdakiler dediğimiz zaman bu söz konusu "zekaca outlier"’ları aşağılamış gibi olacaktı. Ben de sık sık kendimi “outlier”, “outsider” gibi kelimelerle, out kavramıyla özdeşleştirdiğim için, bu outlier benim diye başlamıştım kitaba. (it turns out that outliers are just really smart people, and i considered myself one of them unknowingly, yeah yeah, i’m smart and i derive conclusions from situations and i’m always right)<- it’s just because arrogancy works better with english((!))
Neden beni ciddiye almalısınız kısmından sonra neden değile geçiyorum.
AMİGDALA
Evet en son geleceğimi en önce yazdım, tıpkı filmin sonunu söyleyip sonra anlatmaya başlayanlar gibi, nitekim öyle filmleri çok severim, nasıl biteceğini bilmenin rahatlığıyla izlersin ve beyninde finale dair tahminler değil sadece sonuca hangi yollarla bağladığına dikkat edebilme unsuru olur. Yani; sonunu bildiğimiz filmlerden pratikte çok daha fazla keyif aldığımızı, onları hakkını vererek izlediğimizi iddia ediyorum.
MANTIK
İkinci anahtar kelimemiz de bu: mantık, dindarlar ve ateistler arasındaki en önemli çizgi. Herkes görüşünü akla ve mantığa uydurma telaşında, bunların zaten farkındasınız, farkında olmadığınız nokta, akıl ve mantık sınırlarımıza girmeyen şeylerin var olduğu, hayır tanrı kavramı değil, amigdala kavramı.
Amigdala Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge diyor wiki, kendisi adrenalin başta olmak üzere hormonların salınımından ve ona bağlı olarak tepkilerimizin şiddetinden sorumlu, belki duymuşsunuzdur, çocuğu  altında kaldı diye arabayı kaldıran anneyi. Şimdi düşünün savunduğunuz akıl ve mantık bunu kapsıyor mu. Hormondu, amigdalaydı diye bilimsellik çatısına soktunuz evet, ama kabul edin, kimse bunun mantıklı olduğunu söyleyemez.
Dolandırarak ifade ettiğim nokta, düşen uçakta, amigdalanın en aktif çalıştığı panik anında, tanrıya inanıldığını söylemeyin, iki örneği bağlamak, tanrıya inanmanın -arabayı çıplak elle kaldırabilmek gibi- mantık sınırları dışında, anca anormal durumlarla açıklanabilen bir olgu olduğunu gösterir.
Yani bir daha bunu söylemeyin, ya da ateistler söylesin (but of course if the audiences are as smart as me;)
Böyle işte. Yeni çıkarımlarımda görüşmek üzere...

29 Ocak 2012 Pazar

google plus

şimdi ben blogger'ımı googleplus'ma bağladım ya: beni ekleyin istiyorum:

https://plus.google.com/116406738425503188390/posts


böyle işte. bu yayın da burada biter!

28 Ocak 2012 Cumartesi

2012

Bir yıl olmuş blog yazmayalı!
Bu espriyi yapmasam olmazdı, kusura bakmayın.
2012 benim asosyallik yılım sanırım, şu bir ayın nasıl geçtiğini anlamadım tüm bildiğim çok yalnız geçti.
Notlar motlar hak getire, ama umursamıyorum, benim gerçekten nasıl olduğumu merak eden okuyucularıma bir sorum var bu arada.
Yayınlamakla yayınlamamak arasında kaldığım... 
Ben sevmediğim o tiplerden mi oldum ne, öne bahsedip sonra konuyu geçiştiren. Bu ara kafamı bile toparlayamıyorum farkında olduğunuz üzere.
şimdi ben böyle saçmalasam yazsam, araya kurgu şeyler katsam. biraz iç dünyamdan bahsetsem, biraz dilbilgisini umursamasam,
biraz umursasam
hem dilbilgisini hem insanları.
Sonra desem ki bu POStmodern bir çalışma,olur mu,,, o pos da kredi kartının posu.
i <3 shopping! 

1 Aralık 2011 Perşembe

yaşlandığını anlamanın yolları #1

Uzun zamandan beridir Bursa'ya gitme planım var bilenler bilir. Oraya yerleştiğinden beri -2 senedir- kuzeni ziyaret edesim var, en sonunda değişiklik olsun dedim, bıktım dedim, bu kez kesin gidiyorum dedim, sonra tabii ki formaliteler var arayıp "bir maniniz yoksa annemlersiz size gelcem" demeler, anneyi arayıp  "anneaa sınavlar bitti ben bursaya gidiyoom"lar var. Sonra kim uğraşacak deniz otobüsüyle dedim, madem Bursa, Nilüfer'le gideyim dedim (reklamları dinlediniz), bir de baksam ki nilüfer'de kampanya varmış... (reklamları dinlemeye devam ediyorsunuz aslında), dersten çıktım, bileti almaya gittim ve şimdi orada akşama kadar oturmaktan sıkılmış, muhabbete sarmış çocukla diyalogum:

m(artık, m neye tekabül ediyor bilmiyorsanız ölün):iyi akşamlar
ya da böyle yapamayacağım yaa, bütün diyalogu hatırlayamam kii!

alıntılar
ç(çocuk):öğrenci misiniz
m:evet
ç:(eliyle arka tarafı göstererek !?):burada mı
m:evet
ç:ne okuyorsunuz?
m:endüstri
ç:master mı? yoksa doktora falan mı?
m: '-__________________- son sınıf
şimdi aranızdan olur da nasıl yaşlandığımı anlayayım diye okuyan çıkarsa, tam bu noktada bırakıp gitsin bence. bundan sonrası hali hazırda şoka girmiş beni, dumura uğratan çocuğun diğer bombasından ibaret.
ç:önce dönüş biletini kesiyorum, şimdi gidişi keseceğim. dönüş de 6da, gidiş 5.15 oluyor değil mi, servis de öyle gelir...

m:şimdi kampanya olacak mı?
ç:heh ben de tam size sürpriz yapacaktım (!!!!!!) dönüş biletinde kampanyalı bilet kalmamış, o yüzden önce dönüşü kestim, şimdi gidişte de 5 yerine 5.15 yaptım çünkü bu yeni sefer açılmış, istediğiniz yeri seçebilirsiniz, hem kampanyalı...

falan diye beni dumura uğratmış bir şekilde anlatmaya devam eder. bu sırada içeri yeni giren kadının bakışları üzerine ben susup bileti alıp gideyim diye, kafa sallayıp dururken çocuk, trafikten servisin geç gelebileceğinden, otobüsteki televizyondan, ben geç kalırsam burayı arayıp servis geldi mi geç kalacağım diyebileceğimden (ki bu noktada, yarın ben burda olmayacağım ama buradaki arkadaş da "joker"dir, ona söyleyebilirsiniz işim çıktı geç geleceğim diye dedi, ben şaşkın bir şekilde, yok geç kalmam ben, o da insanlık hali bir şey çıkar, acil bir işiniz olur 15 20 dk gecikirsiniz, ya da belki çok beklemek istemezsiniz servis de geç gelir (yazmak ne uzunmuş yahu, meğer ne çok konuşmuş çocuk) diye devam etti.) ve bir sürü şeyden bahsetti. kendimi vay bee diyerek dışarı attım.
şimdi bu kadar şeyi neden anlattığım konusuna gelince, tamamen kendim için, hatırlayıp gülümsemek için. işini seven insanları seviyorum, gerçek bu.
anlamsızlık, depresyon, melankoli, rutin, sınav gibi şeyler için boğulup giderken, bir anda hoşuma gitti, böylesi bir insanla karşılaşmak. herkes işini sevsin yaa, lütfen ben de seveceğim bir iş yapayım lütfen lütfen!




ps: dünyayı kurtarasım var!

22 Kasım 2011 Salı

bedel-li

Bedelli askerlik de çıktı sonunda. Bu konuda bir şeyler yazabilmek için düşündüm ama ne hissettiğime karar veremedim. Bu bir çeşit parası olana “her şey” güzel düzenlemesinden başka bir şey gibi gelmiyor. Gerçi çıkmamasına taraftar da değildim. Askerlik konusu çok kafa kurcalayan bir konu. Bunca yıldır gelmiş geçmiş Türk devletlerinin asker yapısını, ya da kültürel yapısını düşündüğümde karar veremiyorum. Askerlik olması lazımmış gibi geliyor genel çerçevede, biraz disiplinin kimseye zararı olmaz tarzı anlamsız tezlerim var. Eski Türk mantalitesinden kalmış güvende hissetme isteği var. Ama mantık, hep o mantık denen şey işin içine girdiğinde kaldırılmalı diyorum. Vicdan-i red de değil, toptan kaldırılsın ya herkes eşit şartlarda yapsın ya da kimse yapmasın. Ordunun olmadığı TCyi gözünüzde canlandırsanıza, nasıl zor. Sırf değişiklikleri hayal edemediğimiz için yapamıyoruz konusu var ya... Değiştirmek lazım bu ülkeyi. Bu beni de değiştirmek lazım. İkisini birden yapmak için tüm derdim yurtdışına çıkmak yine bugünlerde. Ama tebrik etmelisiniz ne gerektiğine karar verip harekete geçtim bir bakıma. En azından her gün Euro kurunu takip ediyorum. Yaklaşık 10 günden sonra yine 2,50nin üzerine çıktı Euro. Bugünün haberi iyi değil anlayacağınız. Yurtdışında yaşayanın ödeyeceği 10,000€ bedelli miktarı değer kazandı. Konuyu böyle saçma bir şekilde bağladıktan sonra, bu hiçbir yere varmayan yazının tüm amacının bloguma özlemimi tatmin etmek olduğunu ilan ediyorum, selamlar bütün okuyanlarıma...