28 Mayıs 2011 Cumartesi

bir final dönemi aktivitesi olarak: blog yazmak

bunu hep yapıyorum. Yeni bir final döneminde daha derslerle boğuşmak yerine aklıma gelecek aktivitelere zaman ayırıyorum. Ama çok belirgin bir fark var. Stres seviyemdeki gözle görülür azalma, başka işler yapma isteğimde de azalmaya yol açtı. Mesela şu an ders çalışmak yerine temizlik yapsaydım da bir o kadar faydalı bir iş yapmış olacaktım, ama ben sadece uyumakla ve kitap okumakla günü geçiriyorum. Realiteye özlemim çok büyükmüş meğer, yıllardır okuduğum romanlar ve teorilerle dolu ders kitaplarından sonra pek de uzmanı sayılmayacağım bir konuya değinen otobiyografi okumak, işte buna ihtiyacım varmış!
Bir de günlük olarak istatistik kontrolü yapmaya başladım, blogumu birilerinin açıp okuduğunu görmek yazdıkça yazmama sebep oluyor. Ama şimdi şımarıkça bir tutumla sizden geri dönüşler talep edeceğim. Edebi yazmadığım zaten ortada, ama bunun dışında da fikirlerime, yazma tarzıma, hatalarıma vurgu yapabilirsiniz. Her türlü yorumu bağrıma basarım!
Hatta mesela deneysel bir yol izleyebilirim, bana yorumda derseniz ki: şu konu üzerine fikirlerini yaz. Eğer sakınca görmediğim bir konu olursa yazabilirim. Böyle şeyler.
I <3 blogging!

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Αθήνα, Θεσσαλονίκη, Καβάλα, Ξάνθη, Κομοτηνή

Hayır, İngilizce'den sonra Yunanca blog yazmayacağım, ama Yunanistan'ı anlatacağım size.

Yurt dışına çıkacağım diye fırsat kolluyordum uzun zamandır, bilirsiniz. Sonunda yakaladığım bir tur fırsatıyla Yunanistan'a gittim. İşte bu da gezi yazımdır.


Αθήνα(Athina) ilk durağımız oldu. Atina'yı tek kelimeyle anlatmam gerekse "ev" derdim. Belki bütün gece uykusuzluktan sonra varmanın huzuru, belki İstanbul'la bazı benzerlikleri, belki sükuneti bilemiyorum, Atina'da kendimi evimde hissettim. (yazının bu kısmı tur grubuna eleştiriler içermektedir, gezilecek yerleri öğrenmek isteyenler bir alt paragrafa geçebilir!) Gruptakilerin Türk milliyetçiliği, etrafta gördükleri Yunan bayraklarına sinirlenmeleri ve "buralar hep bizimdi" muhabbetleri (ki bu da bilinçaltıma evdesin fikrini sokmuş olabilir) yüzünden sinir katsayılarım biraz yüksekti. Oysa Yunanlılar çok sakin insanlar. Herkes hayatını düzene sokmuş durumda, sokaklarda hızlı adımlarla yürüyen kalabalıklar yok, aslına bakarsanız sokaklarda kalabalıklar hiç yok, herkes evine çekilmiş. Normalde bugünlerde öğrenci eylemleri çok yoğun olduğu halde bizim şansımıza o gün eylem yoktu. Sakin caddelerde dolaştık.
Atina'da ilk olarak Türk Limanı denilen, onların ise micro dedikleri limana gittik, tur rehberimiz, Yunan mahallesinde bizi Alman Cafe'sine yerleştirip, Türk kahvesi ısmarlatarak ironinin kralını yaşatmış oldu. Ben muhalifim ya hani, girmedim cafeye, elimde fotograf makinesi, sağda solda gezindim, balıkçı teknelerinin yanına gidip "Kalimera" dedim. Nereden olduğumu söylediğimde o beklenen düşmanlık yoktu, hatta çok sevimliydiler. Daha sonra yine o limana oldukça yakın olan Paşa Limanına geçtik, ki oranın ismi aynı kalmış. Bu iki limanın birbirinden, hatta bu iki limanın Fenerbahçe marinasından hiçbir farkı yoktu.

Daha sonra tabii ki Acropolis'e geçtik. Herkesin hayran kaldığı antik tiyatro kısmına, ben daha kanıksamış olarak yaklaştım, çünkü orası da Aspendos'un aynısı. Geri kalanı da Efes. Bütün dünyayı birbirine benzetmek amacında değilim, ama kendimi yeni bir şey görüyor gibi hissedemedim. Hatta adamlar bütün bir ülkeyi turizmle geçindirebiliyorken, biz bunu neden yapamıyoruz diye üzüldüm. "Bizde de var ondan yeaa" diye dolaşmak yeterli değil, bundan para kazanabilmek lazım.
Hani her yol Bağdat'a çıkar ya, Atina'da da her yol Parlamento binasına çıkıyor. Şehri turladığımız sırada en az on kere gördüğüm Parlamento binası önünde, askerlerin nöbet değişimini izledik.

Askerlerin eteklerindeki 400 parça, Yunanistan'ın Türklerin boyunduruğunda kaldığı 400 yılı ifade ediyormuş. Kalabalıktan heyecanlandığını düşündüğüm askerin nöbet kulübesinin 2 adım uzağında kalması, komutanın ters bakışlarıyla çaktırmadan yana seğirtmesi ise harikaydı. Parlamento'nun yakınlarında olan üniversite binaları birer şaheser. Şehrin her yanında heykeller var. Avrupa'nın sanat kavramının büyük çoğunluğunu oluşturan heykellerin Türkiye'de gördüğü muamele bir kere daha üzdü hepimizi.
Atina'da trafik denilen kavram çok az. Işıklar ya da bizim otobüsün çıkamadığı yerler yüzünden oluşan kuyruklar var, ama sanırım bütün arabaların kornalarını sökmüşler! Bizim otobüsün çıkamaması ise şoförün beceriksizliğinden değil -aksine anlatmaya değer bir şoförümüz vardı- sokakların darlığı yüzünden. Anayollar ne kadar genişse, aralardaki caddeler bir o kadar dar. Zaten büyük oranda motosiklet kullanılıyor Yunanistan'da, otobanlarda arabalardan daha az para ödüyorlar, aradaki caddelerde rahatça geziniyorlar. Araba almak yerine kaliteli motosiklet almayı tercih eden binlerce insan var. Ortalıkta gezinen arabalar ise genelde Citroen ayarında arabalar. Smart'ın en önemli pazarı Yunanistan. Kamyon boyutlarında jiplere rastlamak imkansız. Toplu taşıma ise genelde troleybüslerle yapılıyor, şehrin her yanı direklerle ve elektrik telleriyle dolu. Trafiğin olmamasına çok alışmışken, bir dizi arabanın biriktiğini gördük akşama doğru, kavşaktan bisikletliler geçiyordu. Trafik ışığı kırmızıya döndüğü halde geçmeye devam eden bisikletliler tahminimce 200den fazla sayıdaydılar. Sonradan öğrendik ki, akaryakıt zammını protesto ediyorlarmış. Bisikletlerle arabaların yolunu kesme, bir protesto için en ideal yöntemdi adeta.

Ertesi gün Selanik'e geçtik, Yunanca adıyla Thessaloniki(Θεσσαλονίκη). Tabii ki Atatürk'ün evini gördük, bunun aynısı da Türkiye'de var diyemeyeceğim. Maneviyatı yüksek alanların aynısı olamaz malum. Aristo meydanında yeniden heykeller, etrafı gezmece, oradan sahile inip Beyaz Kuleye gitmece. Etrafta turist olduğunuzu anlayınca yanınıza gelen zenciler(siyah insanlar) var, ellerindeki renkli iplerden bileklik örüp para kazanıyorlar. 4€ istedikleri için bilekliği reddettim tabii. Bir tanesi rap yapar tarzda bir dansla yanıma geldi "hey baby how are you" diye. İtiraf etmeliyim ki Türkiyede olsa kaçardım, ama aksine elimdeki adresi gösterip ona yol sordum, orada bir cadde aramaktaydım, bu bizim sokak dansçısı gayet kibar bir şekilde yol tarif etti sonrasında. Sevdim Yunan insanlarını.

O gece İskeçe'ye döndük. Xanthi(Ξάνθη) denilen bu sahil kasabası harikaydı. Cumartesi gecesi, gençler içmiş, insanlar sarhoş ama hala sakinler. Kavga gürültü yok. Çok içselleştirdim İskeçeyi. Zaten halkının neredeyse yarısı Türkmüş. Sınıra baya yakın bir kasaba çünkü. Türklerin, Türk bayrağı asmaları kesinlikle yasak, ama orada anladığım kadarıyla gayet rahat bir yaşantıya sahipler. İskeçe, geceleri aynı İnkumu gibi kokuyor; İnkumu özlemim sevdirdi bana o kasabayı, bunu burada itiraf ediyorum.

Kurabiyesiyle meşhur Kavala(Καβάλα) ise benzeri olmayan bir şehirdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın evi ve tabii ki heykeli ziyaretimiz sonrasında ben gruptan ayrılıp; sadece arka taraftan gördüğümüz kiliseye daldım. Fotograf çekmek yasak olmasına rağmen dayanamadım.

Her taraf çizgi film desenleriyle ve balonlarla süslenmişti. Bir adamın yanına yaklaşıp "What are you celebrating for?" dedim ve o tarihi an. Annemlerle geyik konusu yaptığımız o an adamın cevabıyla başladı. "No English, ich weiß nur Deutsch" dedi! Ben de bist du Deutsch diye sordum utanmadan. Adam Yunanlıymış ama Almanca biliyormuş, geri kalanı ise ben de hayal meyal. Çünkü adam akıcı bir Almancayla konuşurken, ben anlamaya çalışırken, biraz ingilizce, biraz Almanca, biraz Türkçe cümle kurarken çocuğunu vaftiz ettiklerini öğrendim. Çünkü adam benim anlamadığımı farkedince üst üste "Religion" ve "Geburtstag" dedi. Daha sonradan ise o kilisenin İstanbul dahil Batı Trakya ve Anadolu'nun en güzel Ortodoks kilisesi olduğunu öğrendim, en azından öyle söylediler. Yol üzerinde gördüğümüz meşhur Meryem Ana kilisesinden daha güzeldi mesela. Kavala, Türkler tarafından çok ziyaret edilen bir şehir. Adamlar Türklere alışmışlar, cafelerinde tavla oynayanlar var. Hatta yine kalimera dediğim bir yaşlı amca bana hoş geldin dedi bozuk bir Türkçeyle.
Kavala'nın ortasında surlar var, bizim Fatih civarındaki surlardan. Ve bu surların altında şehrin tam ortasında paslanmış bir levhada
| Konstantinopolis 460 > yazıyor.


Türkiye'ye dönmeden gördüğümüz son şehir ise Gümülcine(Κομοτηνή). Diğerlerinin yanında anlatmaya değer çok fazla yanı yok. %75 oranında Türk yaşamaktaymış, çünkü sınırdan 80 küsur kilometre uzaklıkta.

Acropolis'in suyunu içtiğim için, Yunanistan'da kalacağım (sınırdan geçtiğimde ise geri döneceğim) rivayetleri dolanmaya başladı yakınlarım arasında. Dönmem asla demeyeceğim, çok yaşanılası yerler. Kimbilir...


NOT: Yol boyu gördüğüm trafik levhalarının ve formüllerde sürekli kullandığımız latin karakterlerinin yardımıyla, Yunan yazı dilini çözmüş bulunuyorum.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

finland

this week, i had a Finnish reader, as statistics told me. I found it worth to celebrate. You all know my weakness for Finnish people.
So, I just want to say "welcome to my blog my friend! Drop by again some time!"

2 Mayıs 2011 Pazartesi

ladin hususundan çıkarımlar

Hani bugün itibariyle bütün Amerika çapında kutlanan bin Ladin'in vurulmuş olması hususu var. Önce şaşırdım ama saniye sonrasında iyi olmuş dedim geçti. Ve geçti yani. Tamam Amerikalı değilim, onlar kadar derinden etkilenmem olası değil ama; dünya çapında korkuya, öfkeye, vahşete sebep olan bir adamdan kurtulmak söz konusu olduğunda bu kadar duyarsız kalmam pek de hayırlı değil.
Az evvel vurulduğu evin videosunu izledim, her taraf harabeye dönmüş durumda. Binlerce insanın ölümüne sebep olan tek bir adamın vurulduğu ev, herkesin kutsal gördüğü ev bana göre sadece dağınık.
Sanırım duyarsızlaşmadan en çok yakınanlardan olmama rağmen, ona en çok maruz kalanlardan olmuşum aslında. Çok kötü bu gidiş çooook.

edit: kendi kendimi düzeltmem gereken husus şu ki: asla 'bir insan öldü, sevineyim' mantığında değilim. Ölüm cezalarına da karşıyım aslında, burada yakındığım duyarsızlığım; "benim için ölse de bir ölmese de bir" durumu.

28 Nisan 2011 Perşembe

ÖSYM

Gazeteler, televizyon kanalları, radyo haberleri, internet, otobüste geçen bir konuşma, arkadaşlar arası muhabbet... Bugünlerde hepsine birden konu olmayı başarabilen bir kurumu yeniden irdeliyoruz hep beraber, başlıktan anlayacağınız gibi ÖSYM'den bahsediyorum.
Hayatının en azından bir döneminde şu sınav sisteminde bir yanlışlık var dememiş olan bir T.C. vatandaşının bulunduğuna kimse beni inandıramaz. Hepimiz yıllarca bu ÖSYM'nin kaldırılması ya da değiştirilmesi gerektiğini savunduk, savunuyoruz. Varolan sınavın belirleyiciliğini, öğrencilere etkisini tartıştık, tartışıyoruz. Ama bu süreçte hiçbirimiz yapılan sınavdaki haksızlığın, birinci dereceden bir haksızlık olacağını, sorularımın çözümlerine dair yolsuzluklar yapılacağını düşünmezdik. En şüphecimiz bile aynı sene içinde KPSS, LYS ve ALES skandalının üst üste yaşanacağına inanamazdı. Bu kadar bariz olan kandırmacalar silsilesi halkı soruşturmaya yöneltti. İnsanlar çocukları, çocuklar gelecekleri için endişelenirken, alınan en önemli cevap: "ÖSYM Başkanının açıklamaları beni tatmin etti." oldu. Bu cümlede beni rahatsız eden şeyi bir türlü açıklığa kavuşturamamıştım, ta ki bugün gazete okuduğum bir köşe yazısında: "Bu kadar önemli bir olay karşısında hükümet, kendisiyle aslında hiçbir bağlantısı olmayan kurumu neden savunma ihtiyacı duyar? Neden, en üst düzeyde, 'biz kurumun başındaki kişilerin açıklamalarından tatmin olduk' der. Sınava onlar girmediğine göre onların tatmin olmasının zaten bir anlamı da olamaz." cümlelerini görene kadar.
Siyasetle bütün diğer her şey öylesine iç içe girmiş ki bu ülkede. Biz Laikliğin yanı sıra, eğitimin de devlet işlerinden ayrılması gerektiğini, sağlık hizmetlerinin, kamu hizmetinin, sivil toplumun, öğretmen atamalarının, her şeyin devlet işlerinden, siyasetten arınması gerektiğini savunmak durumundayız. Ama tüm bunları seçim propagandası amaçlı kullanır oldular, siyasiler coğrafyacı, tarihçi, iklimbilimci, arkeolog kesildiler başımıza. Bunların her biri hakkında, politikacıların sağda solda bulundukları beyanatlar değil, bizzat girmiş olduğum ALES'teki bir soru beni bunu yazmaya yöneltti.


Gücünü gözlem ve mizahtan alan öyküleriyle tanınmaktadır. Öykülerinde konuşur gibi yazmanın doğurduğu bir rahatlık ve akıcılık görülür. Toplumsal bozuklukları, çarpık kişilikleri ele alır. Küçük olayların anlatıldığı bu öykülerde yazar, iyimserlikten uzak ve bilgilendirmeye yönelik bir yol seçer.
Aşağıdakilerden hangisi bu parçada sözü edilen yazarın özelliklerinden biri olamaz?
A)Anlatımda doğallığa özen gösterme
B)Toplumun aksayan yönlerini konu edinme
C)Güldürü ögesinden yararlanmasını bilme
D)Okuru aydınlatmayı amaçlama
E)Toplumsal olayları yansız bir bakış açısıyla anlatma

Gördüğünüz gibi, cevap belli, toplumsal bozuklukları ele alan bir yazarsanız, çarpık kişiliklerin farkındaysanız, sizin tarafsızlığınızdan, hatta sizin tarafsızlığınızı bırakın, anlatım biçiminizin, bakış açınızın tarafsızlığından söz edilemez. Ve ben tabii ki, bu soruyu yanlış yaptım.

23 Mart 2011 Çarşamba

istatistik

korkunç bir başlık attığımın farkındayım, ama bahsedeceğim istatistik, o korkunç istatistik dersi değil:

Amerika Birleşik Devletleri 151
Türkiye 96
Japonya 18
Rusya Federasyonu 11
Çin 2
Avustralya 1

bu gördüğünüz benim ülkelere göre sayfa görünümü istatistiğim ve ilk tepkimi belirtmek istiyorum: OHA! ya blogspot fena halde benimle kafa buluyor, ya da benim uluslararası bir sayfam var ama haberim yok. Let me continue in English. I will not do it of course. Content would stay exactly the same but I never trust my English. Sorry fellows, and I already knew that you most probably clicked "the next page" and visited my place. "my place" dikkatinizi çekerim. "mein Platz" but Sorry Chinese people I can not speak in Chinese. Entschuldigungen Sie Chinesen und Chinesinnen. Neyse şımarıklığımı yeterince belirttiğime göre şaşkın mod.a geri dönebilirim. Neler oluyor burada!
Tamam mantıklı olan "Sonraki Sayfa" muhabbetini bir kenara bıraktım,
Varan 1: Amerikaya exchange'e giden arkadaşlarım sıkıntıdan benim blog'a sardılar.
Varan 2: Ben uluslararası alanda blog reklamımı yapıyorum farkında olmadan.
Varan 3: Şu DNS değiştirenler başka ülkelerin server'larına geçtiler.
Varan 4: Ben aslında ABD'de çok ünlüyüm ya.
İstatistiksel incelemelerime devam edeceğim. Her an dil değiştirmem olası.
Ah o listede bir Finli, bir İsveçli olsaydı.
Alman olsaydı da belki Almanca bir iki cümle ederdim. Mühim olan kalpleri kırılmasın.
Japonlar arrigato! watashiwa mina.


Internet Explorer 182 (65%)
Firefox 42 (15%)
Chrome 26 (9%)
Opera 14 (5%)
Safari 14 (5%)
Netscape 1 (<1%)

Bu da diğer bir istatistiğimiz, gördüğünüz gibi çoğunlukla IE kullanıcılarının dikkatini çekmişim. Buradan da karakter analizi yapardım ama sevgili takipçilerimi gücendirmek istemem.

öyle veya böyle birileri açıp benim blog'umu okuyor ya, ne mutlu bana. öpüyorum.

11 Ocak 2011 Salı

yattığım yerden teoriler

* zaman görecelidir bu benim değil einstein'in kuramı. ama bence -henüz tam olarak belirleyememekle beraber- bu zamanın göreceliliğinin grafiği çizilebilir. dış koşulları, zorunlulukları bir kenara bırakınca, günün her saatinin tamamen aynı değerde olduğu tatil ortamında kendimde gözlemledim ki, bir sarkaç misali zaman. bir noktadan başlıyor gittikçe hızlanıyor en hızlı olduğu noktadan sonra yine eşit zaman diliminde yavaşlamaya başlıyor. diğer dilimler için henüz kuramadım ama kendi açımdan akşam dokuzda bir hızlanma başlıyor, tam 12nin yani gece yarısının nasıl geçtiğini bile anlamıyorum ve yavaşlayarak gece 3e kadar devam ediyor, gece yine 4 gibi benim için zamanın durduğu anken -ki bunu gece 3 sabah 5 aralığı sayabilirim- sonrasında yine normale dönüyor, tam olarak simetrik veya periyodik veya düzgün bir grafik düşünemedim henüz, zaten üzerinde pek kafa yorduğum da söylenemez. ama böyle bir grafiğin var olduğunu ve insandan insana değişebileceğini ortaya atıyorum.

* insanın iletişim ihtiyacı yaşamını sürdürmesi için gereken temel ihtiyaçlardan biridir. her türlü ihtiyacı karşılansa da, eğleneceği ya da beklediği bütün ortamları elde etse de, bu ortamlarda diğer insanlar olmazsa kişi yaşayamaz. insanlar olsa bile iletişim kuramadığında, mesela bir görünmezlik durumunda yine de yaşamını devam ettiremez. birileriyle en azından görsel kontakta bulunmak insanın beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarıyla eş değerdedir.