sosyal medya şudur budur denilip duruyor, sonunda kararımı verdim. sosyal medya fikir bombardmanıdır. normal fikirlerin çarçur edilmesini geçtim, bütün fikirler hatta ideolojiler harcanır durumda. adam yıllarını verip harika bir kitap yazmış mesela, ya da yıllarını bir ideoloji kurmaya, bir felsefik düşünce ortaya çıkarmaya adamış, bizim nesilden ortalama bir genç onu facebookta paylaşmış, ortalama gencin arkadaşları ise bir anlık bir hoşlanmadan sonra "thumbs-up" demiş, geçip gitmiştir. daha da acı vereni saçma sapan bir resmin altına yazılan şiirler, güzel sözler ama şu an konu o hiç değil.
az evvel yine facebookta bir arkadaşın paylaştığı bir resim tanıdık geldi. resimdeki insanın sözü not düşülmüş altına. 2 tane de like var (tabii bu sözden çok insana bağlı olan bir şey ya, yine dağıtmak istemiyorum ortalığı (konudan konuya atlamamam beğenildi çünkü (mutlu oldum))) ben, o resmi gençken gazetede görmüştüm. kesip şiir defterime yapıştırmıştım. çok etkilenmiştim çünkü. şu anki düşünce karmaşamı en çok etkileyenlerden biridir. üzerine düşündüm, adamın hayatını nasıl değiştirir bu felsefe diye, ya da örnekler düşündüm, kendimi bu fikre göre nasıl değiştirebileceğimi vs. bu düşünmelerin tümü için fazlasıyla zamanım vardı. şimdi ise düşünme süreci sadece bir alttaki "post"'a geçinceye kadar sürüyor. yani tam ne kadar çok anlam barındırıyor bu söz derken bir yandan da sayfayı aşağı doğru indirirken bir anda diyorlar ki "aaaa X yeni fotolar yüklemiş", "vay Y yine avrupa'da olduğunu göze sokan bir status girmiş", "Z checked-in Bağdat Cad." Teknoloji gelişti ama biz bahsettiğim aradaki 10 saniyede güzel bir fikri benimseyecek kadar gelişemedik.
bu yakındığım fikir yağmuruna bir şemsiye de açabilir insan, fikirler akar gider gözünün önünden. belki bir damlası içeri sıçrar da onu değerlendirir. ama bu da istediğim şey değil tam olarak. gerçekten istediğim tüm bu fikirler arasından değerlendirilebilir olanı seçip alıp özümseyebilmek. dünyanın en zor işlerinden belki de. facebookun dedikodusal faktörleri bir yana, bu durumu twitterda somut olarak gözlemliyorum aslında. gerçekten kayda değer şeyler yazabilenleri takip etmek, yani iyi seçilmiş bir takip listesi bu işi çok kolaylaştırabilir aslında. ama biliyoruz ki mesele en güzel tweetleri okumak değil, en çok "follower" sayısına sahip olmak. daha fazla yorum bile yapamıyorum...
not: bu iş hoşuma gittiği için bunun altına da zamanında kıymeti bilinmemiş bir ressamın tablosunu ekliyorum, belki biz de şu anda sosyal medyada böyle bir dehayı görmezden geliyoruzdur. http://en.wikipedia.org/wiki/File:VanGogh_Bedroom_Arles1.jpg
4 Ekim 2012 Perşembe
14 Eylül 2012 Cuma
Ben de Oğuz Atay hakkında uzun uzun yazabileyim isterdim. Tehlikeli Oyunlar'ı bitirdim bugün. Tüm söyleyebileceğim bir kere daha okuyacağım. Bu adam tam bir deha, keşke daha çok kitabı olsaydı. Her sayfası üzerinde tek tek durulmaya değer sanki, alıntılar yapmak istiyorum bütün kitabı alıntılamak mesela. Burada benim yazılarımı okuyacak kadar sabırlı olup hala bir Oğuz Atay hikayesi bile okumamış olan varsa hiç durmasın, alsın okusun düşünsün! Size şimdi tek bir alıntı yapacağım, o da bir köşe yazarından. Oktay Akbal bu aşağıdaki cümleleri 1977'de Cumhuriyet'te yazmış, muhtemelen yazdığı en anlamlı cümlelerden.
“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz.”
not: konuyla ilgili yine bir tablo koymak istedim. kitabın bir kısmında Leonardo da Vinci'nin Son Yemek (The Last Supper) tablosundan da bahsediliyor, hikayeyi Hikmet çok güzel anlatmış, tablo ise: http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Leonardo_da_Vinci_(1452-1519)_-_The_Last_Supper_(1495-1498).jpg
28 Ağustos 2012 Salı
boşluk
benim yazmamam blogumu unuttuğumdan değil, tamamen bomboş bir hayat sürdüğümden. stajdan çıktığımdan beri markete gitmek dışında evden dışarı adım atmıyorum neredeyse. (ha istisnai olarak dün denize gittim ve bugün tüm gün istakoz gibi dolaştım, suratım hala kıpkırmızı.) bütün zamanımı dizi izleyerek geçiriyordum. bari şu içimden gelen sürekli diziye sarma isteği geçsin amacıyla aralıksız dizi izledim ve evet biraz bastırıldı bu istek. böylece film izlemek için yer açtım kendime.
o bu şu değil de imdb'nin top 250 listesinden bir film olan "into the wild"'e karşı tarifsiz duygular içindeyim. tarifsiz çünkü anlayamıyorum kendim de. filmi beğenip beğenmediğime karar veremedim, görüntülerin hoşluğuna dayanarak 8 puan verdim. alaska da "tamamen doğal" bir yaşam sürmeye çalışan chris'in hikayesi gerçekmiş (güya). doğal iyidir, organik domates hoştur falan ama bütün insani ilişkilerini keserek alaskada yaşama fikri fazla ütopik, ***dikkat spoiler*** :) filmin sonunda ölmeseydi iyice sinirlenirdim zaten, nedir bu gerçekdışılık diye. insanın modern araç gereçler olmadan daha da önemlisi herhangi başka bir insan olmadan yaşayabileceğine inanmıyorum. sevgili chris, o sevimli hippilerle yaşamaya devam etmeliydin. kristen stewart denilen mimiksiz saçma kız, bilinen adıyla bella(!) sana aşık oldu zaten yaşar giderdiniz. gerçi bana kalsa en başında yola çıkamazdım; hala evde anlamsız anlamsız oturmamdan anlaşıldığı üzere. ***
tabii internetimin indirme hızı tüm zamanımı filmlerle doldurmaya yetmediği için, internette geçirdiklerimi de bırakıp kitap okumaya döndüm. iki aydır elimde oyuncağa dönmüş olan "çanlar kimin için çalıyor"'u bitirdim. kitaptan çıkardığım iki ders var:
o bu şu değil de imdb'nin top 250 listesinden bir film olan "into the wild"'e karşı tarifsiz duygular içindeyim. tarifsiz çünkü anlayamıyorum kendim de. filmi beğenip beğenmediğime karar veremedim, görüntülerin hoşluğuna dayanarak 8 puan verdim. alaska da "tamamen doğal" bir yaşam sürmeye çalışan chris'in hikayesi gerçekmiş (güya). doğal iyidir, organik domates hoştur falan ama bütün insani ilişkilerini keserek alaskada yaşama fikri fazla ütopik, ***dikkat spoiler*** :) filmin sonunda ölmeseydi iyice sinirlenirdim zaten, nedir bu gerçekdışılık diye. insanın modern araç gereçler olmadan daha da önemlisi herhangi başka bir insan olmadan yaşayabileceğine inanmıyorum. sevgili chris, o sevimli hippilerle yaşamaya devam etmeliydin. kristen stewart denilen mimiksiz saçma kız, bilinen adıyla bella(!) sana aşık oldu zaten yaşar giderdiniz. gerçi bana kalsa en başında yola çıkamazdım; hala evde anlamsız anlamsız oturmamdan anlaşıldığı üzere. ***
tabii internetimin indirme hızı tüm zamanımı filmlerle doldurmaya yetmediği için, internette geçirdiklerimi de bırakıp kitap okumaya döndüm. iki aydır elimde oyuncağa dönmüş olan "çanlar kimin için çalıyor"'u bitirdim. kitaptan çıkardığım iki ders var:
- çeviri çok önemli!
ben bir akıllılık edip ucuz diye saçma bir yayınevinin versiyonunu almıştım. çevirmenin cümleleri beni öldürdü!!! bu kadar uzun yoldan anlamsızca anlatılmazdı cümleler. dahası konuşmaların yarısındaki ispanyolca ve fransızca cümleleri çevirmemiş, adamların muhabbetindeki birkaç cümle yabancı. Que va! bunun da anlamını bilmiyor arkadaş, adamlar da sürekli que va diyorlar. sonra seslenmeler, ünlemler hepsi ispanyolca kalmış falan, çıldırdım. bu da bana ders olsun, sizin de kulağınızda bulunsun. gerçi benim cümlelerime katlanıyorsanız, ona da katlanabilirsiniz.
- insanın öğreneceği çok şey var!
kitap ispanyol iç savaşı zamanında geçiyordu, bir köprü yıkmaya gönderilen robert jordan'ı ve orada örgütlediği bir çingene-gerilla çetesini anlatıyordu. ispanyolları zerre kadar sevmem hiç ilgilenmemişimdir, ama ispanyol iç savaşını hayatımda ilk defa duyuyor olmam çok büyük saçmalık. bütün her şeyin her detayını asla öğrenemezsin ama bir şeyler bilmek zorundasın. senelerce gördüğümüz tarih dersine küfrettim yine. osmanlının bütün savaşlarını tarihleriyle bütün detaylarıyla görüp durduk, şimdi hiçbiri aklımda bile değil. biraz daha yakın tarihi modern dünyanın şekillenmesini görmeliydik. 1936-1939 arasında olan bu savaş hitlerin yayılmasına da katkı sağlamış hem de. daha da önemlisi picasso'nun guernica tablosu bu savaşı anlatıyormuş. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Guernica_(tablo) ) bu tabloyu kaç kere görmüşümdür internette, kaç kere puzzle'ını almaya kalkıp vazgeçmişimdir ama onun bu savaşla daha da önemlisi herhangi bir savaşla ilgili olacağını hiç düşünmezdim.
bütün insanların bütün deneyimlerinin ve daha önemlisi bu deneyimlerin hayattaki bir sürü şeyle bağlantılarının birer bilgi oluşturduğunu düşününce gözüm korkuyor. evrenin genişlemesi misali, bilgiler de hızla artıyor, yetişmek imkansız. ama yine de öğrenmeye değer milyon şey olması hayatla ilgili en güzel şey.
not: lütfen genel kültür kapsamına giren şeyler gelsin karşıma, akışkanlar mekaniği hakkındaki bilgileri almasam olmaz mı nolur nolur!!!
4 Temmuz 2012 Çarşamba
day
wake up
dress
eat
drink
traffic
drink
check email
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
comics
check email
eat
drink
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
traffic
traffic
shopping
eat
facebook
dizimag
sleep
dress
eat
drink
traffic
drink
check email
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
check email
eat
drink
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
traffic
traffic
shopping
eat
dizimag
sleep
9 Şubat 2012 Perşembe
Düşen bir uçakta hiç ateist kalmaz.
Başlıktaki lafı duydunuz değil mi, eğer çevrenizde dindar biri varsa ondan duyma değil ama onun facebookunda görme olasılığınız baya yüksek. Nitekim benim de aklıma ilk olarak bu dindar arkadaşlar geldi, bu sözde espri onlarla özdeşleşmiş durumda benim beynimde. Hınzırca gülüyorlar ne güzel fikir diye. Oysa...
Oysa değil!
Ben bu ara boşluktan beynimin kıvrımları içinde gezintiye başladım. Outliers okuyorum. Kitabın adı bu, türkçeye çevirmemişler, çünkü dışarıdakiler dediğimiz zaman bu söz konusu "zekaca outlier"’ları aşağılamış gibi olacaktı. Ben de sık sık kendimi “outlier”, “outsider” gibi kelimelerle, out kavramıyla özdeşleştirdiğim için, bu outlier benim diye başlamıştım kitaba. (it turns out that outliers are just really smart people, and i considered myself one of them unknowingly, yeah yeah, i’m smart and i derive conclusions from situations and i’m always right)<- it’s just because arrogancy works better with english((!))
Neden beni ciddiye almalısınız kısmından sonra neden değile geçiyorum.
AMİGDALA
Evet en son geleceğimi en önce yazdım, tıpkı filmin sonunu söyleyip sonra anlatmaya başlayanlar gibi, nitekim öyle filmleri çok severim, nasıl biteceğini bilmenin rahatlığıyla izlersin ve beyninde finale dair tahminler değil sadece sonuca hangi yollarla bağladığına dikkat edebilme unsuru olur. Yani; sonunu bildiğimiz filmlerden pratikte çok daha fazla keyif aldığımızı, onları hakkını vererek izlediğimizi iddia ediyorum.
MANTIK
İkinci anahtar kelimemiz de bu: mantık, dindarlar ve ateistler arasındaki en önemli çizgi. Herkes görüşünü akla ve mantığa uydurma telaşında, bunların zaten farkındasınız, farkında olmadığınız nokta, akıl ve mantık sınırlarımıza girmeyen şeylerin var olduğu, hayır tanrı kavramı değil, amigdala kavramı.
Amigdala Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge diyor wiki, kendisi adrenalin başta olmak üzere hormonların salınımından ve ona bağlı olarak tepkilerimizin şiddetinden sorumlu, belki duymuşsunuzdur, çocuğu altında kaldı diye arabayı kaldıran anneyi. Şimdi düşünün savunduğunuz akıl ve mantık bunu kapsıyor mu. Hormondu, amigdalaydı diye bilimsellik çatısına soktunuz evet, ama kabul edin, kimse bunun mantıklı olduğunu söyleyemez.
Dolandırarak ifade ettiğim nokta, düşen uçakta, amigdalanın en aktif çalıştığı panik anında, tanrıya inanıldığını söylemeyin, iki örneği bağlamak, tanrıya inanmanın -arabayı çıplak elle kaldırabilmek gibi- mantık sınırları dışında, anca anormal durumlarla açıklanabilen bir olgu olduğunu gösterir.
Yani bir daha bunu söylemeyin, ya da ateistler söylesin (but of course if the audiences are as smart as me;)
Böyle işte. Yeni çıkarımlarımda görüşmek üzere...
29 Ocak 2012 Pazar
google plus
şimdi ben blogger'ımı googleplus'ma bağladım ya: beni ekleyin istiyorum:
https://plus.google.com/116406738425503188390/posts
böyle işte. bu yayın da burada biter!
https://plus.google.com/116406738425503188390/posts
böyle işte. bu yayın da burada biter!
28 Ocak 2012 Cumartesi
2012
Bir yıl olmuş blog yazmayalı!
Bu espriyi yapmasam olmazdı, kusura bakmayın.
2012 benim asosyallik yılım sanırım, şu bir ayın nasıl geçtiğini anlamadım tüm bildiğim çok yalnız geçti.
Notlar motlar hak getire, ama umursamıyorum, benim gerçekten nasıl olduğumu merak eden okuyucularıma bir sorum var bu arada.
Yayınlamakla yayınlamamak arasında kaldığım...
Ben sevmediğim o tiplerden mi oldum ne, öne bahsedip sonra konuyu geçiştiren. Bu ara kafamı bile toparlayamıyorum farkında olduğunuz üzere.
şimdi ben böyle saçmalasam yazsam, araya kurgu şeyler katsam. biraz iç dünyamdan bahsetsem, biraz dilbilgisini umursamasam,
biraz umursasam
hem dilbilgisini hem insanları.
Sonra desem ki bu POStmodern bir çalışma,olur mu,,, o pos da kredi kartının posu.
i <3 shopping!
Bu espriyi yapmasam olmazdı, kusura bakmayın.
2012 benim asosyallik yılım sanırım, şu bir ayın nasıl geçtiğini anlamadım tüm bildiğim çok yalnız geçti.
Notlar motlar hak getire, ama umursamıyorum, benim gerçekten nasıl olduğumu merak eden okuyucularıma bir sorum var bu arada.
Yayınlamakla yayınlamamak arasında kaldığım...
Ben sevmediğim o tiplerden mi oldum ne, öne bahsedip sonra konuyu geçiştiren. Bu ara kafamı bile toparlayamıyorum farkında olduğunuz üzere.
şimdi ben böyle saçmalasam yazsam, araya kurgu şeyler katsam. biraz iç dünyamdan bahsetsem, biraz dilbilgisini umursamasam,
biraz umursasam
hem dilbilgisini hem insanları.
Sonra desem ki bu POStmodern bir çalışma,olur mu,,, o pos da kredi kartının posu.
i <3 shopping!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)