11 Mart 2017 Cumartesi

eski sevgiliye şiir

Önce yabancıydılar
Çekingenlikle atılan ilk adımlar,
İlklerin tazeliğinin çekiciliği bağladı
Yakınlaştırdı onları
Bir yeşil sehpanın üstüne utangaçlıklarını sıyırdılar
Bir olmak demediler ilk once
Diyemediler
Beraberlikti
Ayrı ruhların bir arada zaman geçirmesi

Güzel de geçti zaman ha
Tarih öncesinden beri gelen tutkuların alevine bir kibrit de onlar çaktılar
Tutkuda aşklar ortaya çıkıyordu
Konuşulmuyordu bağlılıklar

Ah o konuşulmayanların getirdiği uçurumlar
Aşk
Bir çocuğun yaptığı kağıttan uçaklar misali
Sürekliliği sadece şans eseri
Kağıt uçak direndi uçurumlara

Eşyanın tabiatı
Kağıt uçak düşecekti ya
Üflediler, koştular, yakaladılar
Defalarca uçurdular yeniden

Yoruldum dedi adam
Artık sıkıldım bu kağıt uçaktan
Durdu zaman
Kadın bir kalp çizdi üstüne
İçi boş yamru yumru resim estetiğinden yoksun bir kalp
Birer şiir daha olur bu kalpten çıkarılan anlamlar
Ama çakışamadılar
Bir ortak noktayı paylaşamadılar

Bir hayali paylaşamadılar

1 Haziran 2014 Pazar

selfie üzerine

Şu trend denilen şey nasıl bir şeydir ki insanları tamamen kendi içinde çelişkili, mantıksız bireyler olmaya zorluyor.
Daha birkaç aya kadar bu kadar yakından çekme çok korkunç, diye bağrışan kızlarımızın, gülümsemeye bile yeltenmeyen fotolarla ilgisiz görünen erkeklerimizin hepsi ellerinde telefon kendi suratlarına iki karış uzaktan fotograflar çekip bundan gurur duyuyorlar. Bunun mutlaka toplum/kitle psikolojisinde açıklaması vardır; ama ben asla anlamayacağım ve gözlerimi devirerek bakmaya devam edeceğim.
Trend... Peh.

Dipnot: eskiden telefonlarda öndeki kamera bile yokken fotograf makinesiyle görmeden kendi fotograflarımı çekerdim, tripod vs kullanarak da kendimi çekerdim. Artık nefret ediyorum. (meaning: I took selfies before it was cool!)

22 Kasım 2012 Perşembe

kültür günü

öğlen 2'de uyanarak başladığım kültür gününü çok yorgun noktaladım. "Düz mühendis" olmayalım dedik, kültürel bir şeyler yapalım dedik. öldük. ben öldüm. kültürden önce bilinç günü yapmalıydım sanırım, tek öğünde çılgıncasına fast-food ve tatlı yemek beni bitirdi. midem, gözlerim ve beynim aynı anda çığlık atıyorlar.
en başa dönersek, on kere saati ertelemenin sonunda, 2'de uyanarak günün kötü gideceğini garantiledim çünkü kahve içecek zamanım yoktu. koşturmaya ve her sabancı müzesine gittiğimde yağan yağmura rağmen kendimi dinç hissediyordum, heyecanlıydım sergi için. hayal kırıklığına uğradım! Monet sergisine gittik. hepimizi empresyonist yetiştirmişler!!! adam kendi başına bir akım başlatmış, çok değerli, milyonlarca insanı etkileyen resimler yapmış; ama benim takdirimi kazanamadı. adamın bilinçaltısal gördüğü çalışmayı biz resim öğretmenlerimizden görmüşüz, rastgele bir kaç çizgiyle yaprak deseni vermeyi, karalamaların arasında çiçek resimleri çıkarmayı hep denemişiz. adamı takdir ettiğim tek konu bunu ilk yapması oldu. yani herkesin gördüğünü çizdiği dönemde ben bilinçaltısal çalışacağım, ışıklarla uğraşacağım demek anlamlı. ama adam öyle anlamlı değil. tam bir keyif adamı. almış tuvali gitmiş, manzara resimleri yapmış, 10 sene uğraşıp nilüferler yetiştirmiş sonra onları çizmiş, ne denir ki şimdi. bilemiyorum. sürrealizm beni daha çok tatmin etmişti, empresyonizm otur 0!
müzeden taksime geçip bahsi geçen düşüncesiz yemek yemek yemek yemekten sonra kültür gününün ikinci basamağı olan tiyatroya geçtik, ben kendimi doğa ve çiçek resimlerinden koparıp insan ilişkilerine hazırladım, çünkü izleyeceğimiz oyun kadın-erkek ilişkisi hakkında iki kişilik bir oyundu. derinlemesine ilişki analizi beklerken, 2 saat süren bir ayrılık sahnesiyle günün ikinci hayal kırıklığını yaşamış oldum. zaten oyun boyunca saatime baktığım da farkedilmiş. üçüncü ve en büyük hayal kırıklığım, hatta bu kelime yetmez, öfkem ise izleyiciyeydi. oyunun bir kısmında karakterler sarhoştular ve adam kadınla zorla birlikte olmaya çalışıyordu, yerlere yatırdı ve bu sırada geçen dialoglara çoğunluğu kadın olan bütün seyirci, kahkaha attı. adamın hakaretleri ve kadına uyguladığı baskı yine kahkahayla karşılandı. hele bütün aşağılamalara gülen bir kadın vardı ki, benim de içimden ona şiddet uygulamak geçmedi değil.
dönüşte tramvayda kitap da okuyarak kültür gününü noktalamış oldum. yoruculuğuna rağmen, mutlu bir gündü. benim sevgili okurlarım(!) size açık davet, güzel bir oyun bulun, haber verin, gidelim izleyelim. yeni kültür günleri yapalım. ve bu yazıyı da sergideki en sevdiğim monet tablosuyla noktalayalım: http://www.istanbul.com/Files/l/2012/10/8/7233_3934_S2.jpg

4 Ekim 2012 Perşembe

fikirde seçicilik (ya da onun gibi bir şey)

sosyal medya şudur budur denilip duruyor, sonunda kararımı verdim. sosyal medya fikir bombardmanıdır. normal fikirlerin çarçur edilmesini geçtim, bütün fikirler hatta ideolojiler harcanır durumda. adam yıllarını verip harika bir kitap yazmış mesela, ya da yıllarını bir ideoloji kurmaya, bir felsefik düşünce ortaya çıkarmaya adamış, bizim nesilden ortalama bir genç onu facebookta paylaşmış, ortalama gencin arkadaşları ise bir anlık bir hoşlanmadan sonra "thumbs-up" demiş, geçip gitmiştir. daha da acı vereni saçma sapan bir resmin altına yazılan şiirler, güzel sözler ama şu an konu o hiç değil.

az evvel yine facebookta bir arkadaşın paylaştığı bir resim tanıdık geldi. resimdeki insanın sözü not düşülmüş altına. 2 tane de like var (tabii bu sözden çok insana bağlı olan bir şey ya, yine dağıtmak istemiyorum ortalığı (konudan konuya atlamamam beğenildi çünkü (mutlu oldum))) ben, o resmi gençken gazetede görmüştüm. kesip şiir defterime yapıştırmıştım. çok etkilenmiştim çünkü. şu anki düşünce karmaşamı en çok etkileyenlerden biridir. üzerine düşündüm, adamın hayatını nasıl değiştirir bu felsefe diye, ya da örnekler düşündüm, kendimi bu fikre göre nasıl değiştirebileceğimi vs. bu düşünmelerin tümü için fazlasıyla zamanım vardı. şimdi ise düşünme süreci sadece bir alttaki "post"'a geçinceye kadar sürüyor. yani tam ne kadar çok anlam barındırıyor bu söz derken bir yandan da sayfayı aşağı doğru indirirken bir anda diyorlar ki "aaaa X yeni fotolar yüklemiş", "vay Y yine avrupa'da olduğunu göze sokan bir status girmiş", "Z checked-in Bağdat Cad." Teknoloji gelişti ama biz bahsettiğim aradaki 10 saniyede güzel bir fikri benimseyecek kadar gelişemedik.

bu yakındığım fikir yağmuruna bir şemsiye de açabilir insan, fikirler akar gider gözünün önünden. belki bir damlası içeri sıçrar da onu değerlendirir. ama bu da istediğim şey değil tam olarak. gerçekten istediğim tüm bu fikirler arasından değerlendirilebilir olanı seçip alıp özümseyebilmek. dünyanın en zor işlerinden belki de. facebookun dedikodusal faktörleri bir yana, bu durumu twitterda somut olarak gözlemliyorum aslında. gerçekten kayda değer şeyler yazabilenleri takip etmek, yani iyi seçilmiş bir takip listesi bu işi çok kolaylaştırabilir aslında. ama biliyoruz ki mesele en güzel tweetleri okumak değil, en çok "follower" sayısına sahip olmak. daha fazla yorum bile yapamıyorum...

not: bu iş hoşuma gittiği için bunun altına da zamanında kıymeti bilinmemiş bir ressamın tablosunu ekliyorum, belki biz de şu anda sosyal medyada böyle bir dehayı görmezden geliyoruzdur. http://en.wikipedia.org/wiki/File:VanGogh_Bedroom_Arles1.jpg

14 Eylül 2012 Cuma




Ben de Oğuz Atay hakkında uzun uzun yazabileyim isterdim. Tehlikeli Oyunlar'ı bitirdim bugün. Tüm söyleyebileceğim bir kere daha okuyacağım. Bu adam tam bir deha, keşke daha çok kitabı olsaydı. Her sayfası üzerinde tek tek durulmaya değer sanki, alıntılar yapmak istiyorum bütün kitabı alıntılamak mesela. Burada benim yazılarımı okuyacak kadar sabırlı olup hala bir Oğuz Atay hikayesi bile okumamış olan varsa hiç durmasın, alsın okusun düşünsün! Size şimdi tek bir alıntı yapacağım, o da bir köşe yazarından. Oktay Akbal bu aşağıdaki cümleleri 1977'de Cumhuriyet'te yazmış, muhtemelen yazdığı en anlamlı cümlelerden.


“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz.”


not: konuyla ilgili yine bir tablo koymak istedim. kitabın bir kısmında Leonardo da Vinci'nin Son Yemek (The Last Supper) tablosundan da bahsediliyor, hikayeyi Hikmet çok güzel anlatmış, tablo ise: http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Leonardo_da_Vinci_(1452-1519)_-_The_Last_Supper_(1495-1498).jpg

28 Ağustos 2012 Salı

boşluk

benim yazmamam blogumu unuttuğumdan değil, tamamen bomboş bir hayat sürdüğümden. stajdan çıktığımdan beri markete gitmek dışında evden dışarı adım atmıyorum neredeyse. (ha istisnai olarak dün denize gittim ve bugün tüm gün istakoz gibi dolaştım, suratım hala kıpkırmızı.) bütün zamanımı dizi izleyerek geçiriyordum. bari şu içimden gelen sürekli diziye sarma isteği geçsin amacıyla aralıksız dizi izledim ve evet biraz bastırıldı bu istek. böylece film izlemek için yer açtım kendime. 
o bu şu değil de imdb'nin top 250 listesinden bir film olan "into the wild"'e karşı tarifsiz duygular içindeyim. tarifsiz çünkü anlayamıyorum kendim de. filmi beğenip beğenmediğime karar veremedim, görüntülerin hoşluğuna dayanarak 8 puan verdim. alaska da "tamamen doğal" bir yaşam sürmeye çalışan chris'in hikayesi gerçekmiş (güya). doğal iyidir, organik domates hoştur falan ama bütün insani ilişkilerini keserek alaskada yaşama fikri fazla ütopik, ***dikkat spoiler*** :) filmin sonunda ölmeseydi iyice sinirlenirdim zaten, nedir bu gerçekdışılık diye. insanın modern araç gereçler olmadan daha da önemlisi herhangi başka bir insan olmadan yaşayabileceğine inanmıyorum. sevgili chris, o sevimli hippilerle yaşamaya devam etmeliydin. kristen stewart denilen mimiksiz saçma kız, bilinen adıyla bella(!) sana aşık oldu zaten yaşar giderdiniz. gerçi bana kalsa en başında yola çıkamazdım; hala evde anlamsız anlamsız oturmamdan anlaşıldığı üzere. ***
tabii internetimin indirme hızı tüm zamanımı filmlerle doldurmaya yetmediği için, internette geçirdiklerimi de bırakıp kitap okumaya döndüm. iki aydır elimde oyuncağa dönmüş olan "çanlar kimin için çalıyor"'u bitirdim. kitaptan çıkardığım iki ders var:

  • çeviri çok önemli!
ben bir akıllılık edip ucuz diye saçma bir yayınevinin versiyonunu almıştım. çevirmenin cümleleri beni öldürdü!!! bu kadar uzun yoldan anlamsızca anlatılmazdı cümleler. dahası konuşmaların yarısındaki ispanyolca ve fransızca cümleleri çevirmemiş, adamların muhabbetindeki birkaç cümle yabancı. Que va! bunun da anlamını bilmiyor arkadaş, adamlar da sürekli que va diyorlar. sonra seslenmeler, ünlemler hepsi ispanyolca kalmış falan, çıldırdım. bu da bana ders olsun, sizin de kulağınızda bulunsun. gerçi benim cümlelerime katlanıyorsanız, ona da katlanabilirsiniz.
  • insanın öğreneceği çok şey var!
kitap ispanyol iç savaşı zamanında geçiyordu, bir köprü yıkmaya gönderilen robert jordan'ı ve orada örgütlediği bir çingene-gerilla çetesini anlatıyordu. ispanyolları zerre kadar sevmem hiç ilgilenmemişimdir, ama ispanyol iç savaşını hayatımda ilk defa duyuyor olmam çok büyük saçmalık. bütün her şeyin her detayını asla öğrenemezsin ama bir şeyler bilmek zorundasın. senelerce gördüğümüz tarih dersine küfrettim yine. osmanlının bütün savaşlarını tarihleriyle bütün detaylarıyla görüp durduk, şimdi hiçbiri aklımda bile değil. biraz daha yakın tarihi modern dünyanın şekillenmesini görmeliydik. 1936-1939 arasında olan bu savaş hitlerin yayılmasına da katkı sağlamış hem de. daha da önemlisi picasso'nun guernica tablosu bu savaşı anlatıyormuş. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Guernica_(tablo) ) bu tabloyu kaç kere görmüşümdür internette, kaç kere puzzle'ını almaya kalkıp vazgeçmişimdir ama onun bu savaşla daha da önemlisi herhangi bir savaşla ilgili olacağını hiç düşünmezdim.
bütün insanların bütün deneyimlerinin ve daha önemlisi bu deneyimlerin hayattaki bir sürü şeyle bağlantılarının birer bilgi oluşturduğunu düşününce gözüm korkuyor. evrenin genişlemesi misali, bilgiler de hızla artıyor, yetişmek imkansız. ama yine de öğrenmeye değer milyon şey olması hayatla ilgili en güzel şey.
not: lütfen genel kültür kapsamına giren şeyler gelsin karşıma, akışkanlar mekaniği hakkındaki bilgileri almasam olmaz mı nolur nolur!!!

4 Temmuz 2012 Çarşamba

day

wake up
dress
eat
drink
traffic
drink
check email
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
comics
check email
eat
drink
comics
comics
comics
comics
facebook
comics
comics
comics
traffic
traffic
shopping
eat
facebook
dizimag
sleep

9 Şubat 2012 Perşembe

Düşen bir uçakta hiç ateist kalmaz.

Başlıktaki lafı duydunuz değil mi, eğer çevrenizde dindar biri varsa ondan duyma değil ama onun facebookunda görme olasılığınız baya yüksek. Nitekim benim de aklıma ilk olarak bu dindar arkadaşlar geldi, bu sözde espri onlarla özdeşleşmiş durumda benim beynimde. Hınzırca gülüyorlar ne güzel fikir diye. Oysa...
Oysa değil!
Ben bu ara boşluktan beynimin kıvrımları içinde gezintiye başladım. Outliers okuyorum. Kitabın adı bu, türkçeye çevirmemişler, çünkü dışarıdakiler dediğimiz zaman bu söz konusu "zekaca outlier"’ları aşağılamış gibi olacaktı. Ben de sık sık kendimi “outlier”, “outsider” gibi kelimelerle, out kavramıyla özdeşleştirdiğim için, bu outlier benim diye başlamıştım kitaba. (it turns out that outliers are just really smart people, and i considered myself one of them unknowingly, yeah yeah, i’m smart and i derive conclusions from situations and i’m always right)<- it’s just because arrogancy works better with english((!))
Neden beni ciddiye almalısınız kısmından sonra neden değile geçiyorum.
AMİGDALA
Evet en son geleceğimi en önce yazdım, tıpkı filmin sonunu söyleyip sonra anlatmaya başlayanlar gibi, nitekim öyle filmleri çok severim, nasıl biteceğini bilmenin rahatlığıyla izlersin ve beyninde finale dair tahminler değil sadece sonuca hangi yollarla bağladığına dikkat edebilme unsuru olur. Yani; sonunu bildiğimiz filmlerden pratikte çok daha fazla keyif aldığımızı, onları hakkını vererek izlediğimizi iddia ediyorum.
MANTIK
İkinci anahtar kelimemiz de bu: mantık, dindarlar ve ateistler arasındaki en önemli çizgi. Herkes görüşünü akla ve mantığa uydurma telaşında, bunların zaten farkındasınız, farkında olmadığınız nokta, akıl ve mantık sınırlarımıza girmeyen şeylerin var olduğu, hayır tanrı kavramı değil, amigdala kavramı.
Amigdala Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge diyor wiki, kendisi adrenalin başta olmak üzere hormonların salınımından ve ona bağlı olarak tepkilerimizin şiddetinden sorumlu, belki duymuşsunuzdur, çocuğu  altında kaldı diye arabayı kaldıran anneyi. Şimdi düşünün savunduğunuz akıl ve mantık bunu kapsıyor mu. Hormondu, amigdalaydı diye bilimsellik çatısına soktunuz evet, ama kabul edin, kimse bunun mantıklı olduğunu söyleyemez.
Dolandırarak ifade ettiğim nokta, düşen uçakta, amigdalanın en aktif çalıştığı panik anında, tanrıya inanıldığını söylemeyin, iki örneği bağlamak, tanrıya inanmanın -arabayı çıplak elle kaldırabilmek gibi- mantık sınırları dışında, anca anormal durumlarla açıklanabilen bir olgu olduğunu gösterir.
Yani bir daha bunu söylemeyin, ya da ateistler söylesin (but of course if the audiences are as smart as me;)
Böyle işte. Yeni çıkarımlarımda görüşmek üzere...

29 Ocak 2012 Pazar

google plus

şimdi ben blogger'ımı googleplus'ma bağladım ya: beni ekleyin istiyorum:

https://plus.google.com/116406738425503188390/posts


böyle işte. bu yayın da burada biter!

28 Ocak 2012 Cumartesi

2012

Bir yıl olmuş blog yazmayalı!
Bu espriyi yapmasam olmazdı, kusura bakmayın.
2012 benim asosyallik yılım sanırım, şu bir ayın nasıl geçtiğini anlamadım tüm bildiğim çok yalnız geçti.
Notlar motlar hak getire, ama umursamıyorum, benim gerçekten nasıl olduğumu merak eden okuyucularıma bir sorum var bu arada.
Yayınlamakla yayınlamamak arasında kaldığım... 
Ben sevmediğim o tiplerden mi oldum ne, öne bahsedip sonra konuyu geçiştiren. Bu ara kafamı bile toparlayamıyorum farkında olduğunuz üzere.
şimdi ben böyle saçmalasam yazsam, araya kurgu şeyler katsam. biraz iç dünyamdan bahsetsem, biraz dilbilgisini umursamasam,
biraz umursasam
hem dilbilgisini hem insanları.
Sonra desem ki bu POStmodern bir çalışma,olur mu,,, o pos da kredi kartının posu.
i <3 shopping! 

1 Aralık 2011 Perşembe

yaşlandığını anlamanın yolları #1

Uzun zamandan beridir Bursa'ya gitme planım var bilenler bilir. Oraya yerleştiğinden beri -2 senedir- kuzeni ziyaret edesim var, en sonunda değişiklik olsun dedim, bıktım dedim, bu kez kesin gidiyorum dedim, sonra tabii ki formaliteler var arayıp "bir maniniz yoksa annemlersiz size gelcem" demeler, anneyi arayıp  "anneaa sınavlar bitti ben bursaya gidiyoom"lar var. Sonra kim uğraşacak deniz otobüsüyle dedim, madem Bursa, Nilüfer'le gideyim dedim (reklamları dinlediniz), bir de baksam ki nilüfer'de kampanya varmış... (reklamları dinlemeye devam ediyorsunuz aslında), dersten çıktım, bileti almaya gittim ve şimdi orada akşama kadar oturmaktan sıkılmış, muhabbete sarmış çocukla diyalogum:

m(artık, m neye tekabül ediyor bilmiyorsanız ölün):iyi akşamlar
ya da böyle yapamayacağım yaa, bütün diyalogu hatırlayamam kii!

alıntılar
ç(çocuk):öğrenci misiniz
m:evet
ç:(eliyle arka tarafı göstererek !?):burada mı
m:evet
ç:ne okuyorsunuz?
m:endüstri
ç:master mı? yoksa doktora falan mı?
m: '-__________________- son sınıf
şimdi aranızdan olur da nasıl yaşlandığımı anlayayım diye okuyan çıkarsa, tam bu noktada bırakıp gitsin bence. bundan sonrası hali hazırda şoka girmiş beni, dumura uğratan çocuğun diğer bombasından ibaret.
ç:önce dönüş biletini kesiyorum, şimdi gidişi keseceğim. dönüş de 6da, gidiş 5.15 oluyor değil mi, servis de öyle gelir...

m:şimdi kampanya olacak mı?
ç:heh ben de tam size sürpriz yapacaktım (!!!!!!) dönüş biletinde kampanyalı bilet kalmamış, o yüzden önce dönüşü kestim, şimdi gidişte de 5 yerine 5.15 yaptım çünkü bu yeni sefer açılmış, istediğiniz yeri seçebilirsiniz, hem kampanyalı...

falan diye beni dumura uğratmış bir şekilde anlatmaya devam eder. bu sırada içeri yeni giren kadının bakışları üzerine ben susup bileti alıp gideyim diye, kafa sallayıp dururken çocuk, trafikten servisin geç gelebileceğinden, otobüsteki televizyondan, ben geç kalırsam burayı arayıp servis geldi mi geç kalacağım diyebileceğimden (ki bu noktada, yarın ben burda olmayacağım ama buradaki arkadaş da "joker"dir, ona söyleyebilirsiniz işim çıktı geç geleceğim diye dedi, ben şaşkın bir şekilde, yok geç kalmam ben, o da insanlık hali bir şey çıkar, acil bir işiniz olur 15 20 dk gecikirsiniz, ya da belki çok beklemek istemezsiniz servis de geç gelir (yazmak ne uzunmuş yahu, meğer ne çok konuşmuş çocuk) diye devam etti.) ve bir sürü şeyden bahsetti. kendimi vay bee diyerek dışarı attım.
şimdi bu kadar şeyi neden anlattığım konusuna gelince, tamamen kendim için, hatırlayıp gülümsemek için. işini seven insanları seviyorum, gerçek bu.
anlamsızlık, depresyon, melankoli, rutin, sınav gibi şeyler için boğulup giderken, bir anda hoşuma gitti, böylesi bir insanla karşılaşmak. herkes işini sevsin yaa, lütfen ben de seveceğim bir iş yapayım lütfen lütfen!




ps: dünyayı kurtarasım var!

22 Kasım 2011 Salı

bedel-li

Bedelli askerlik de çıktı sonunda. Bu konuda bir şeyler yazabilmek için düşündüm ama ne hissettiğime karar veremedim. Bu bir çeşit parası olana “her şey” güzel düzenlemesinden başka bir şey gibi gelmiyor. Gerçi çıkmamasına taraftar da değildim. Askerlik konusu çok kafa kurcalayan bir konu. Bunca yıldır gelmiş geçmiş Türk devletlerinin asker yapısını, ya da kültürel yapısını düşündüğümde karar veremiyorum. Askerlik olması lazımmış gibi geliyor genel çerçevede, biraz disiplinin kimseye zararı olmaz tarzı anlamsız tezlerim var. Eski Türk mantalitesinden kalmış güvende hissetme isteği var. Ama mantık, hep o mantık denen şey işin içine girdiğinde kaldırılmalı diyorum. Vicdan-i red de değil, toptan kaldırılsın ya herkes eşit şartlarda yapsın ya da kimse yapmasın. Ordunun olmadığı TCyi gözünüzde canlandırsanıza, nasıl zor. Sırf değişiklikleri hayal edemediğimiz için yapamıyoruz konusu var ya... Değiştirmek lazım bu ülkeyi. Bu beni de değiştirmek lazım. İkisini birden yapmak için tüm derdim yurtdışına çıkmak yine bugünlerde. Ama tebrik etmelisiniz ne gerektiğine karar verip harekete geçtim bir bakıma. En azından her gün Euro kurunu takip ediyorum. Yaklaşık 10 günden sonra yine 2,50nin üzerine çıktı Euro. Bugünün haberi iyi değil anlayacağınız. Yurtdışında yaşayanın ödeyeceği 10,000€ bedelli miktarı değer kazandı. Konuyu böyle saçma bir şekilde bağladıktan sonra, bu hiçbir yere varmayan yazının tüm amacının bloguma özlemimi tatmin etmek olduğunu ilan ediyorum, selamlar bütün okuyanlarıma...

20 Kasım 2011 Pazar

bebek

uzun zaman oldu yine yazmayalı.
ödevler, sınavlar, yapılacaklar derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. ama dün bir rüya gördüm: "yazmasam delirecektim" cinsinden. bir bebeğim olmak üzereydi, filmlerden alınmış bir sebeple. sarhoştum hikayesi. sonra bebeğin olmasını istediğimi farkediyorum. gerisi detay. sarışın her nasılsa mavi gözlü, o mini mini kızı öyle çok seviyordum ki, 22 yaşında yalnız ve okuyan bir anne olma fikri dünyanın en iyi fikri gibi geliyordu.
bir çeşit masala kendimi kaptırmak dışında son bir ayımda hiçbir şey yok anlayacağınız.

5 Ekim 2011 Çarşamba

bağlan bana

dikkat connected2.me reklamı içermektedir!

el attığım her sosyalleşme(!) sitesi gibi connected2.me bağımlısı oldum bu ara. kendisi benim bütün ihtiyacıma hizmet ediyor gibi. karşındakine önyargı oluşturmadan konuşmayı, rasgele muhabbetler etmeyi ve anında yeni insanlarla tanışmayı ne kadar çok özlemişim meğer.

3 kişiyle konuştum ilk gün. bir tanesinin kim olduğunu hemen çözmekle beraber, birine dair tahminlerim var. üçüncüsü kim bilemiyorum! tahminim var yine elbet ama değildir sanırım. o 3 kişi, yine gelin yine gelin!!! akşamlarımı renklendirin dostlar. şimdi tabii reklam yapacağım:

-> http://connected2.me/msa <- here is the link to connect me! (ingilizceye geçişim tamamen abdden giren okuyucularımın ilgisini çekmek içindir çaktırmayınız.) I am open to conversations at nearly all the time. come to me with anything. I am realized now why I was not accepted to marketing internship. I cannot advertise myself. As a cliche come and see me! I am undefinable but liv(with)able. (götümden kelime uydurabilirim evet) anyways let's talk!

gel gelelim ikinci olarak altta görülen o resimlerden birine tıklayıp herhangi biriyle konuşmaya. yazması kolay, yapması zor. bu insanlardaki ego benim boyumu -bakın benim boyumu diyorum- bile aşmış! ama sonunda güzelce muhabbet edebildiğim biriyle tanıştım. siz de tanışın! bkz. http://connected2.me/Hirtapont selamlaşın konuşun. komisyon almadığımı kendisinden öğrenin, ama işe yararsa yakında reklam almaya başlayabilirim. zaten anlarsınız bugün akşam yemekte Pepsi içtim falan demeye başlarım.

bu kız çok sıkılıyor anlayabileceğiniz üzere. beni buralarda yalnız bırakmayın!

4 Ekim 2011 Salı

sıkıntı

ben böyle boşken,
oturduğum yerden para kazanıyorken,
geçirdiğim zaman CV'de çok değerli görülecekken,
muhtemelen evde olsam da aynı şeyleri yapacakken,
sınırsızca internete girebiliyorken,
yanlarına uğrayıp muhabbet edebileceğim insanlar varken

neden bu kadar çok sıkılıyorum acaba?

25 Eylül 2011 Pazar

beklerken

blogumu en çok takip eden en çok seven ama en çok yeren insanı beklerken, bir kaç satır yazayım dedim. yeniden yurda döndüm. güneydeyim, manzaram da var ama yurt yurttur! bunca seneden sonra bile evden ayrılıyormuş hissi. bir veda etmişlik... garip duygular basıyor beni okul açılmasının arifesi. dersler başlayacak diyorum, istemiyorum diyorum. mantıksallaştırıyorum, bitiyor ama geçmiyor. buruk yine bir kısmım.

22 Eylül 2011 Perşembe

...hiç söylemiyorsunuz

bir ayı geçmiş yazmayalı
...hiç söylemiyorsunuz
ben çok değişmişim
...hiç söylemiyorsunuz
hayattan elimi eteğimi çekesim gelmiş
...hiç söylemiyorsunuz
eğlenme genimi sökmüşler içimden
...hiç söylemiyorsunuz
müzik dinlemeyi bırakmışım, sonra geri dönmüşüm çaktırmadan,
...hiç söylemiyorsunuz
ben kendimi mutlu zannederken sadece umursamaz olmuşum
...hiç söylemiyorsunuz
dünya daha iyi bir yer olmamış, hiç iyi olmamış
...hiç söylemiyorsunuz
bulutlanmış herkesin gözleri, buğulanmış benim gözlüklerim
...hiç söylemiyorsunuz
ben ben olmaktan çıkmışım, bitmişim, sıkılmışım
...hiç söylemiyorsunuz
peki siz bunların farkında mısınız, nasılsınız ...hiç söylemiyorsunuz.

11 Ağustos 2011 Perşembe

anlatacak çok şey mi var hiç mi

bilgiyi saklamanın böylesine önemli olduğu bir çağda, boş konuşuyorum. cidden boş konuyorum. gereksiz bilgi veriyorum insanlara. blog yazıyorum boş şeyler üstüne. okuduğunuzda size bir şeyler katacak yazılar yazmak isterdim ama karşılığında bir şeyler beklerdim. amacım eğlenmek ama biraz anlam da katmak isterim.
bugün bir muhabbet esnasında son bir ayda konuştuğumdan çok daha fazla şey konuştum. kafa ütülemeyi de geçtim, karşımdakilerin rahatlıkla kullanabileceği bilgiler veriyorum. istismar olabilecek, ya da hakkımda kötü çıkarımlar yapılabilecek şeyleri herkesin içinde anlatıyorum. bugün bir türlü çenemi tutamadım. uzun zamandır bunalıma girmediğimden olsa gerek, bunun bunalımındayım.
insan nasıl çenesini tutamaz?
bir de bugünkü saçmalıklarımın şöyle bir versiyonu var. cevap veremiyorum. söylenenlere makul cevaplar veremediğim gibi, konuşmak için ağzımı açtığımda en istemediğim şeyleri söylüyorum. acaba nasıl çözeceğim bunu?
sanırım konuşmak için de pratik yapmam gerekecek artık.

8 Temmuz 2011 Cuma

dibe/yere vuruş

Bu ülkeyi terketmek için en esaslı sebeplerimden olmaya aday: kaldırımlar. Son zamanlarda 2. kere diz üstü yere yapışmak hiç hoş olmadı. Dizimdeki morluklar yeni geçti derken, aynı yerden yeniden yaralandım. Benim çocukluğu yad ediş biçimim biraz farklı evet. Muhtemelen yanımdan geçen adama iyi bir geyik malzemesi çıkardım. "Abi dev gibi kız yürüyordu, sonra birden yere yapıştı, düz yolda!" Kendisinin refleksleri daha iyi olmalıydı. Düştükten sonra tutması çok da anlamlı olmadı tabii.

Sokak ortasında düşmek mi daha saçma, yoksa iyiyim, iyiyim diye gülmeye başlamak mı bilmiyorum. Hoca da diyor ki, etraftaki çocuklara bakıyorum diye düştün değil mi? Tabii hocanın taklitleri sadece iyice krize girmeme sebep oldu. Kendi kendime olay yaratıyorum resmen. Oysa gayet sakin ve makul bir gündü.

Yaz okulundaki derslerin şoku ise yere yapışmaktan bin beter. Hayatımda ilk defa yaz okuluna kaldığım için pişman oldum. Çok değil 3-4 gün sonra beni mahkeme duvarı suratıyla, güneyde görebilirsiniz.

Not: Aydın Abi kantini açtı. Artık rahatça çay içiyorum en azından. Şu dram dolu hayatımın en iyi gelişmesi!

3 Temmuz 2011 Pazar

home alone

Yaramazlık yapmak için şartlar olgunlaştı, ben olgunlaşamadım. Yaşlanıp gideceğim. Böyle başlamak istememiştim, neyse. Annemle babamın az evvel memlekete gitmesiyle beraber, kardeşimi saymazsak -ki rahatlıkla saymayabiliriz-, eve hakim oldum. Yaşamımın devamını nasıl sürdüreceğim konusunda kuşkular var. Giderayak aklıma sokulmaya çalışılan yemek tarifleri, buzdolabını doldurmalar, anahtar hatırlatmaları, alarm niyetine her sabah arama vaatleri... Yetmedi tüm bunlar, sen yapmazsan kardeşin halleder oldu. Evet, ben 22 yaşıma gelmedim de 15 yaşındayım. Aslında 14,5. Bu aniden kazanılan özgürlük ortamını nasıl değerlendireceğimi şaşırmış durumdayım. Aklıma yapabileceğim hiçbir şeyin gelmemesi acı verici. Ben gayet uslu başlı, hanımefendi bir kızım demek. Ama tabii beceriksizlik. Annemlerin tatile çıkmasından kendi sosyopsikolojik profilimi çıkardım ama Freudyen açıdan yaklaştığımda çıkacaklardan korkuyorum. Bunu boş bir zamanımda kendi kendime dertlenmek için kullanacağımdan emin olabilirsiniz, buraya yansıtmayacağım.

Hani ben bir zamanlar, çok değil, 2 3 hafta önce ciddi ciddi yazıyordum ya; hani belki özlemişsinizdir diye şimdi çok ciddi bir sorundan bahsedeceğim. ÇAPRAZ ASKI. Evet çapraz askı. Görmeyenler için söylüyorum, geçen sene mayıs ayında denize gideyim dedim. Mayomun çapraz askıları sayesinde tam bir sene sırtımda bir X ile dolaştım. İşaretlenmek, damgalı eşek esprileri yetmedi bana. Besbelli yetmedi, çünkü bugün markete gidip geldiğim 1 saat içerisinde yine sırtım kapkara. Hayır mayoyla gitmedim markete tabii, ama bakın şu tesadüfe, elbisemin askıları yine çapraz. Sırtımdaki yepyeni X'i gördüğüm zaman ne kadar çığlık attığımı görmeliydiniz. Evet ciddiyim, bu konu ciddi, o X ise en ciddi!

Güneş bana kıçıyla gülüyor, işte yaz geldi!